Şair şöyle diyor: "Babalar paltolardır; gri, yeşil, lacivert / Her pederin pederi kendi yüreğine dert". Öyle. Babaların paltoları kokusu ile hatırlanır. Çünkü çocuk babaya koştu mu, paltosunun içinde saklanır. Kimi tütün kokar, kimi yün. Benim babam hastane kokardı.
Ayrıca şu hususun altını çizmeliyim: İş çığrından çıkıp silahlı çatışmaya dönüşmeden önce ülkede hatırı sayılır bir fikrî hareketlilik vardı. "Sınıfa bir mabede girer gibi gireceksiniz" diyen, Osmanlı döneminden kalma ciddi hocalar vardı. Çok şükür ben bu neslin bazı örneklerinden ders aldım. O yıllarda üniversite bütün olumsuz yanlarına rağmen fikir üretiyor, dergi çıkarıyor; hocaların her biri kendi doğrultusunda memleketin istikbalini düşünerek çalışıyor, kitaplar yazıyordu.
Sağda da, solda da samimi bir gayret vardı. Sonraki yıllarda o muhterem zevat teker teker üniversiteyi terk etti. Kimi ahirete intikal etti, kimi inzivaya çekildi. Meydan, pastadan pay kapmaya, şu veya bu güç odağına yamanmaya, olmadı dış mihraklardan birinin yerli acentası olarak çalış mak isteyenlere kaldı. Daha sonra at izi it izine karıştı.
Biz eskiden duvarlarla konuşurduk. Duvarlar anlatırdı memlekette olup bitenleri. Güç kavgası onların üzerinden yapılırdı. Onların rengi yansırdı insanların yüzlerine.
Duvarları yıkmışlar... Tarihin sonu.