Büyü bozulmuştu.
Artık boz sakallı çayır kuşunun sesi toprağın kokusuna karışmıyordu. Zaten boz sakallı çayır kuşu ile ardıç kuşunun seslerinin birbirinden ayırt edilmesiyle de kimse ilgilenmiyordu. Rüzgârın ne yandan eseceği önemini kaybetmiş, mart dokuzu ile april beşi beklenmez olmuştu. Haliyle turnaların bölük bölük geçmesine aldıran olmuyor, kimseler dağlardan şifa otu toplamıyordu.
Dolunay tepelerin ardından bir büyük bakır sini gibi ağır ağır yükseldiğinde aya bakıp yürek çarpıntıları ile dilek dileyen genç kızların kökü kesilmişti. Gece lacivert harmanisini köyün üzerine örtüp ses-soluk kesildiğinde ninesinin kucağına sokularak "Nine bana masal anlat" diyecek torunlar nerelere savuşmuştu.
Kadınlar toplanıp buğday kaynattıklarında hep bir ağızdan türkü çığırmıyor; ne erişte kesene, ne tarhana dökene raslanıyordu. Kalmışsa kenarda köşede böyle birkaç kişi, onların da yüzü asıktı.
İnsanlar sevincini kaybetmişti sanki.
Gülüştük.
Nedir yani; bir karı-kocanın dağ başında bir köylü de olsa, birbirini sevip sayması bahtiyarlık değil midir? O sıra her ikisi de birbirine bakıp:
"Cenab-ı Hak seni bana, çoluk-çocuğuma bağışlasın" diye içinden geçirmesi çok mudur.
Her derdin ilacı; bir tatlı tebessüm, iki güzel söz.
Karşısındakinin kusurunu haklı görmek için bahane arayan mümin gibi ol! Ayıplarını araştıran münafık gibi olma! Bu durumla karşılaşırsan şöyle de: "Belki de benim bilmediğim bir mazaretten dolayı böyle yaptı."
İnsanlar üç çeşittir:
Birincisi gıda gibidir, onlarsız olmaz.
İkincisi ilaç gibidir, onlara ara sıra ihtiyaç duyulur.
Üçüncüsü hastalık gibidir, hiç ihtiyaç duyulmaz.