Kara sözcüğü altın madenlerinde çalıştırılan zenci köleleri kasteder. Koyu Katolik olan Portekiz Krallığı nehirlere ormanlara ve gökyüzüne tapan bu zavallı vahşilerin getirilmesinde Papa'nın bir fermanı'ndan yararlanıyordu. Çünkü efendileri tarafından vaftiz edilen bu köleler öldükleri zaman ayakları zincirli de olsa cennete gideceklerdi, kendi ormanlarında kalmış olsalardı bu mutluluğa asla erişemezlerdi. Böylece Brezilya çok köle taşıdı. Güçlü kollarıyla maden ocaklarında çalıştılar sonra da kendilerini kölelikten kurtaracak bir Tanrıya inanarak din değiştirdiler ancak garip bir rastlantıdır ki aynı Tanrı onları daha önce köle yapmıştı.
Avrupa Birliği'nin dahi ekonomistleri Yunanistan'ın zeytinyağıni fazla ürettiği sonucuna varmışlar ve piyasadaki İspanyol ve İtalyan zeytinyağları ile rekabet edemiyormuşlar. O yüzden parlak bir fikir ile köylülere para karşılığında zeytin ağaçlarını kesmelerini ve yerlerine kivi ekilecek tarlalar yapmalarını önermişler. Kuşkusuz bu bir öneri değil, bir zorbalıktır. Stavroz oğulları zeytin ağaçlarını keserken hüngür hüngür ağlayan yaşlı bir köylü gördüğünü anlatır...
Baudelaire yaşamın bir hastane olduğunu ve her hastanın yatağını değiştirmek istediğini yazmıştır: sobanın yanında yatan pencereye yakın yatağa geçerse daha çabuk iyi olacağına İnanır, pencerenin yanındaki ise sobaya yakın yatakta yatarsa daha önce iyileşeceğini sanırmış.
Hayatta bazen kahır yüzünden lütuf olan şeyler vardır.(ayağindan yaralanan futbolcunun(San Sebastian) mimarliga yonelip, unutulmaz eserler birakmasi...)