Kafalarındaki zindan düşüncesi hep çığlıklar ve feryatlarla doluydu. Oysa bir mahkumun dört duvar arasındaki sessizliği dayanılmaz bir acı olsa gerekti. Bir cana muhtaç, bir harekete muhtaç, bekleyişle geçen ve arkası gelmeyen geceler... Hele de mahkum, masum ise... Sessizliğin birer çığlık kesilip karanlıklar boyu devam ettiği geceler... Gün ışığı gelmeyen uzun saatler... Dışarıdakiler işe başlarken, dükkanlarını kapatırken, lambalarını yakar veya söndürürken, bahçelerde gezinir veya çiçek koklarken, zindanın rutubetli, sağır duvarları içinde sürüp giden izbe düşüncelerin sessizliklere karışan hayalleri. Bir zindanı zindan yapan şey herhalde bu idi.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Gül bahçesinde yatıp uyuyan kişi, bir an evvel uyanmayı ister. Fakat zindanda uyumuş olan, ebediyen uyumaktan yanadır, çünkü uyanırsa yeniden zindana düşmüş olacağını bilir.
Her gözyaşının ayrı bir anlamı vardı. Her damlanın hangi zamanda, hangi meknada, hangi kişiyle paylaşıldığı önemliydi. Gözyaşları ne kadar çok şeye tercümanlık yapıyordu. Damladığı, süzüldüğü, aktığı veya kana dönüştüğü zaman hep ayrı manaları vardı. Gözyaşları gizli duyguları açığa vuran mektuplar gibiydi.
Bir ışık, bir renk, bir heyecandır onda aşkın anlamı ve hayatı yaşanılır kılmak ancak aşk ile mümkündür. Ona göre bir aşka, ancak aşk olduğu için aşık olunabilir; gerisi kuru laftan ve asılsız görüntüden ibarettir.