Yıldız ve Hakan, geçmişlerinin peşlerini kovaladığı, kapatamadıkları defterleri sırtlarına yük edip hayatı kendilerine dar eden ve bu nedenle kendi iç dünyalarında kayıp, yitik ki ayrı ruh. Aynı evin içerisinde hayatları birbirine kâğıt üzerinde bağlı ama birbirinden ayrı iki dünyada yaşayan bir karı-koca. Genel hatları ile bahsedersem, öncelikle kitabın sevdiğim ve sevmediğim tarafları var. Bazı yerlerde yazarın daha fazla ayrıntıya işlemesini, karakterler için ufak dokunuşlar yapmasını çok isterdim. Mesela birbirlerini görmemeleri, birbirlerinin duygularına hiç dokunmamaları,her ikisinin de iç dünyalarında kopan fırtınalara, travmalara daha uzun yer vermemesi bende okurken bir eksiklik hissettirdi. Karakterler, tabiri caizse birbirlerine eteklerindeki taşları dökselerdi beni okurken oldukça tatmin ederdi. Bir sonraki sevmediğim kısım ise Yalçın ve Yıldız’a yemek sonrası ne oldu, kitabın sonunda Yıldız ve Hakan’ı neye bağladı, Suna ile ilgili deprem sonrası olanlar gibi okurun yorumuna bırakılan yerleri daha fazla irdelenmesi, sayfalara yayılması bende net ve sonuca bağlanmış bir okuma deneyimi yaratırdı. Bunlara ek bende okur olarak hissettirdiğine gelecek olur isek Hakan ile kitap boyunca hiç empati yapamadım, çok kendi dünyasında, çok fazla ben merkezli, empati yeteneği olmayan bir karakter başından sonuna kadar Hakan’a hiçbir yerde hak veremedim. Yıldız ise olması gerekenden fazla fedakar, fazla anlayışlı, hayatında Hakan veya herhangi birinin yanında kalması için hep kendinden eksilten, bu neden ile devamlı kalbinde kırgınlık, dilinde özür ile gezen bir kadın. Yer yer kendisi için savaştığını düşünsem de aslında bunu isteyerek değil alışkanlıktan dolayı yaptığına inanmaya başladım okudukça. Tüm karakter detaysızlığına ve yüzeyselliğine rağmen kitabı yinede