Ayın belli dönemine giren kız kanıyor. Saklaması olanaksız. Arkasına gizleneceği en ufak bir çalılık bile yok. Özel yaşamının gizliliğini koruyamıyor. Canı sıkkın; adamların da keyfi kaçtı. Bildik öyküdür bu, kadının adet görmesi ekine de, atlara da, ava da uğursuzluk getirir. Herkes somurtuyor. Atlara yaklaşmasını istemiyorlar; olur mu hiç? Yemeğe el sürmesin, diyorlar. Kızcağız utancından gün boyu kimseye
yaklaşmıyor. Akşam yemeğinde de yanımıza gelmiyor.
Onunla hiç yatmadım. En başından beri isteklerim o
doğrultuda gelişmedi, öylesine belirleyici olmadı. Kupkuru
kocamış erkeklik organımı bu kanlı canlı kına sokmak, süte
limon, bala kül, ekmeğe kireç katmak gibi geliyor bana. Bir
onun çıplaklığına, bir de kendiminkine baktığımda, bir
zamanlar insan gövdesini kasıkların gizlediği özden fışkıran
bir çiçek olarak düşlediğime inanamıyorum. Gövdelerimiz,
geniş, yaygın, özden yoksun. Hava gibi, bir merkezleri yok.
Bir burgaca kapıldığını sandığım anda pelteleşiveriyor.
Çoğunluk duyarsız ve bomboş. Kıza nasıl davranacağımı
bilemiyorum. İki bulut gibi yabancıyız birbirimize.
Adam kocamaya görsün, herkesin
maskarası oluyor. Tıpkı ölmek üzere olan bir hayvanın son
titreyişleri gibi. Ben güçlü bir iradeye sahip değilim, ermiş
dul rolü de yapamam. Alaylı gülüşmelerin, şakaların, bilmiş
bakışların tümü ödemeye katlandığım bedel.