J. M. Coetzee

J. M. Coetzee

Yazar
8.0/10
189 Kişi
·
431
Okunma
·
60
Beğeni
·
2.959
Gösterim
Adı:
J. M. Coetzee
Tam adı:
John Maxwell Coetzee
Unvan:
Nobel Ödüllü Güney Afrikalı Romancı, Deneme Yazarı, Dilbilimci, Çevirmen
Doğum:
Cape Town , Güney Afrika, 9 Şubat 1940
John Maxwell Coetzee (9 Şubat 1940) şimdilerde Avustralya'da yaşayan Güney Afrikalı yazar ve akademisyen. Daha ziyade J.M. Coetzee olarak bilinir. 2003 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

Coetzee Cape Town'da doğdu. Babası avukat, annesi ise öğretmendi. Ailesi 17. yüzyılda ülkeye gelen ilk Hollandalı göçmenlerdendir. 

İlk yıllarını Cape Town ve Worcester'da geçirdi. Bu dönemi 1997 yılında yayımlanan kitabı Boyhood'da anlatır. Cape Town Üniversitesi'nde matematik ve İngilize okudu. 1960'da İngilizce bölümünden, 1961'de de matematik bölümünden mezun oldu.

1960'ların başında Coetzee Londra'ya taşındı. Bir süre IBM firmasında bilgisayar programcısı olarak çalıştı. Bu dönemdeki tecrübelerini sonradan Youth (2002) adlı kitabında anlatmıştır.

Doktorasını Teksas Üniversitesi'nde yaptı. 1971 yılına kadar New York Eyalet Üniversitesi'nde İngilizce ve edebiyat dersleri verdi. 1971 yılında ABD'de kalıcı oturma izni için başvurdu ancak Vietnam Savaşı karşıtı protestolardaki faaliyetleri dolayısıyla reddedildi. Sonrasında Cape Town Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı profesörlüğü yapmak üzere Güney Afrika'ya döndü. 2002 yılında emekli olduktan sonra Avustralya'da Adelaide'e yerleşti ve Adelaide Üniversitesi'nde araştırma görevlisi oldu. 2003 yılına kadar Chicago Üniversiesi'nde ders verdi. 6 Mart 2006 tarihinde Avustralya vatandaşı oldu. Romanlarının yanında Flamanca ve Afrikaan dillerinden tercümeler yapmıştır.
Öğretmeye kalkanlar, ibretlerin en güçlüsünü alır. Öğrenmeye kalkanların ise elleri boş kalir.
Kadın sürekli yorgun olan bir adamın yanında kalamazdı. Kendi yorgunluğuyla başa çıkmakta yeterince zorlanıyordu zaten. O fazlasıyla tanıdık yatağa, adamın yanina uzanır uzanmaz ondan yayılan renksiz, kokusuz, uyuşuk yorgunluğun kendisini kaplamaya başladığını hissediyordu. Kaçmalıydı! Hemen!
Doğunca hayatlarına girdiğiniz insanlar ölmezler,....... Onları içinde taşırsın, senden sonra gelenlerin de seni aynı şekilde taşımalarını umarak .
"Derin derin düşünmek " diyor...
İşte dünya bu...
Başım ağırlaşıyor,göz kapaklarım da : "Ruhum kurşun gibi"
J. M. Coetzee
Sayfa 10 - Can yayınları
Sözcükler vardır, bir de sözcüklerin ardında, etrafında ya da altında niyetler vardır.
J. M. Coetzee
Sayfa 76 - Can Yayınları
264 syf.
·Puan vermedi
Olanı anlatıp, görülmeyeni gösterme..., Utanç.

Yazarımız kitabında, toplumda Utanç sebebi olarak görülen olayları anlatarak okurlarda, bireysel bir farkındalık yaratmaya çalışıyor.

Roman kahramanımız profesör David Lurie, Melanie adlı öğrencisiyle yaşadığı yasak aşk sonucu birçok sorun yaşar ve soruşturma geçirerek istifa eder. Yaşamış olduğu yasak aşk, basında da yer almış ve kendisinden yaptıklarının yanlış olduğunu belirten bir savunma yapması istenir. David Lurie suçlamaları kabul eder fakat savunma yapmaz. David Lurie olanlardan pişman değildir ve Utanmamaktadır. ( Toplum kendisinden yaptıklarının yanlış olduğunu kabul edip Utanmasını istemektedir ama David Lurie bunu red eder. )

Yaşananlardan uzaklaşmak için kırsalda bir çiftliği olan kızı lucy'nin yanına gider. Kızı ile sakin bir kırsal hayat yaşamak isterken, kızı ile birlikte bir suçun mağduru olurlar. Evlerine gelen üç kişi lucy' ye tecavüz eder, David' i yakarak yaralar ve evlerini soyarlar. David yapılması gerekenleri yapıp, suçlulardan şikayetçi olarak yakalanmaları için mücadele etmek ister. Lucy yaşananlar karşısında tepkisizdir, mücadele etmek istemez. David kızına "Bir Suçun Mağduru Olmak Seni Utandırmasın" der. Yaşananlar karşısında toplumda tepkisizdir çok fazla etki yaratmaz. David şaşkındır...

David zamanını sokak hayvanlarına yardım ederek geçirir. Bİr gün evine dönerek Melanie'yi görmek ister. Melanie'nin evine giderek ailesinden özür diler. Toplumun istediğini yapıp özür dileyen David istediği huzura kavuşamamıştır, kızının yanına geri döner.

Uğramış olduğu tecavüz sonucu kızının hamile kaldığını öğrenir. Kızı çocuğu doğurmak ister. Çiftlik işlerinde Lucy'e yardım eden Petrus'un, kendilerine saldıran üç kişiden birinin akrabası olduğunu öğrenir. David İhbar etmek ister, kızı engeller. Kendini savunmasız hisseden Lucy, korunma karşılığında Petrus'un ikinci karısı olmayı kabul ettiğini söyler. Lucy babasından işleri zorlaştırdığı için evi terk etmesini ister. David çaresizdir...

Utanç: Rol yapan toplum ve Rol yapan insanın, kısmen doğal tepkilerinin anlatıldığı; Toplumsal Refleks ve Toplumsal Tepki gibi kavramların gayet açık ve gerçekçi bir şekilde anlatıldığı bir eser. Bana göre Albert Camus'un Yabancı adlı eserinde ki kayıtsız karakter Meursault ile David karakteri arasında kısmen benzerlik var. Meursault kayıtsız bir karakter idi, David toplum dışı kayıt gösteren bir karakter. Her iki karakteri de toplum cezalandırır.
200 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
İlk kez John Maxwell Coetzee kitabı okudum. Ve çok beğendim.. Bu aralar kitap seçimlerim beni hep mutlu ediyor. Şanslı bir ay oldu bu bakımdan benim için :)
Hayali bir imparatorlukta sınırda güvenliği sağlayan ve adı kitap boyunca belli olmayan bir sulh hakimi tarafından anlatılıyor olaylar. Hakim, vergilerle rahat bir yaşam sürer ancak bu rahatlık Albay Joll geldiğinde sona erer. Karakola hırsızlık nedeniyle getirilen kişilerden birisi ölür ve bir çocuk hayatta kalır. Albay Joll tarafından işkence gören çocuk barbarların imparatorluğa isyan hazırlığı yaptığını anlatır. Bunun üzerine Joll, bir grup askerle barbarları yakalamak için karakolu terk eder ve kısa süre sonra yanında esirler ile geri döner. Bu sırada nereden geldiği bilinmeyen bir dilenci kızı karakolun önünde bulan hakim çok geçmeden kıza farklı duygularla bağlanır.
Yazarın kendisi de Güney Afrikalı olduğu için anlattıkları ile sömürgeci devletler ve yönetimler neredeyse her sayfada eleştirilmişti. (Tabi ki haklı eleştirilerdi her biri.)
Okurken aklıma gelen sorular ise şöyleydi;
-Bir yerde otoritenin kurulması için mutlaka halkın korkutulması mı gerekir?
-Kötü olayları her zaman çaresiz ve kendini savunamayacak kişilerin üstüne yıkarak sıyrılmak neden en kestirme yoldur?
-Barbar 'yerli halk' mıdır yoksa halkın yaşadığı yerlerde zorla hakimiyet kurmaya çalışanlar mı?
-İnsanların dış görünüşü onları 'barbar' olarak adlandırmaya yeter mi?
-Adilce yargılanmadan infaz edilen insanlar hep gerçekten 'aradığımız suçlu' mudur?
-Somut bir delil olmadan suçlanan bu insanlar sorumluların içi rahat etsin diye günah keçisi olmak zorundalar mı?
-İnsanların yaşadığı yere sahip çıkması yanlış bir şey midir?
-Her zaman kendimiz gibi olanlara mı aşık olmalıyız?
-Sınıf farkına inananlar hep 'soylu' insanlar mıdır?
Bunlar şu an yazarken aklıma gelenler sadece. Emin olun aklınıza bunların dışında birçok soru gelecek okurken..
1980 yılında yazılan bu eserdeki her cümle ne yazık ki şu an da gerçekliğini koruyor. Halka hitaplar değişse de yöneticiler tarafından uydurulan kılıf hep aynı. Halktan korkanlar yaptıkları suçlamalarla, insanlık dışı işkenceleri haklı çıkardıklarını düşündükçe bu devran da böyle sürüp gidecektir diyor ve incelemeye noktayı koyuyorum..
253 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Coetzee'nin kitabı bize türlü türlü şiddetle örülü dünyalardan bahsediyor: entelektüel şiddet, erkeğin kadına şiddeti, beyazın siyaha yönelik şiddeti, insanın hayvana şiddeti... çözülebilen ve çözülemeyen örnekleriyle bunlar hayatın bir parçası ve kitaptaki insanlar bir şekilde hayatta kalmanın yollarını bulmak zorundalar. Baş karakterimiz David'in entelektüel dünyası kızı Lucy'nin barınağında ufalanıyor ve onun Batılı değerleri çok da kabul görmüyor; ancak Lucy'nin yaşadığı yerde hiç birşey farklı değil: onlar da barınakta sahipsiz köpekleri öldürüyorlar, bir tecavüz olayı yaşanıyor, olması gereken hiç birşey olmuyor. Siyahlarla beyazlar arasında aşılamayan sınırlar nasıl siyahların G. Afrika'daki geçmişinin bir yansımasıysa kadınların yaşadığı şiddetler de öyle: onlar da erkeklerin kadına yönelik şiddet tarihinin bir yansıması. Lucy başına gelenleri bir anlamda siyahların yaşadığı zulümlerin beyazlara ödettiği kötü ama anlaşılabilir bir bedeli gibi görmeye çalışsa da görmemekte direndiği bir başka zulmün de uygulayıcısı kendisi: o da sahipsiz, kimsesiz, yaşlı hayvanları iğneyle uyutarak öldüren bir barınak işletiyor. Yorumcu arkadaşlar köpeklerin siyahların durumunu simgelediğini söylemiş, ama aslında öyle değil, bir hayvan hakları savunucusu olan Coetzee bu sonu gelmeyen şiddet sarmalında hayvanların da sorgusuz sualsiz yok edildiğini söylüyor; hayvanlara yapılanlar, insanın insana ve insan olmayan herkese ve herşeye yaptığı zulümlerin çok aleni bir örneği. Kitapta verilen barınak örneği hayâl değil; ABD'de, Avrupa'da her ne kadar 10-15 senedir bu politikaya karşı çıkan barınaklar olsa da genelde sahiplenilmeyen ya da terkedilen hayvanlar "uyutuluyor". Earthlings belgeselinde ya da youtube.com sitesinde izleyebilirsiniz. Coetzee kitap boyunca hayvanların barınaklarda öldürülüp fırınlarda yakılmasını anlatırken ana hikâyeye bu konuyu dahil ederek son derece etik bir bakış açısı sunmuş oluyor. Kitabın adındaki utanç acaba hangisi? David'in entelektüel utancı mı, Lucy'nin başına gelenlerin utancı mı, insanın hayvanlara yaptığının sebep olduğu utanç mı?

Oldukça sade, hem tasvirlerde hem de diyaloglarda son derece lezzetli bir anlatımla Utanç herkesin mutlaka okuması gereken kitaplardan bana göre. Kitap boyunca karakterlerimizi açık, duru bir biçimde tanırken hiç teklemeyen ve edebi lezzetini kaybetmeyen bir dilin tadını almak da çok güzel.
187 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
#spoiler#
Bana göre bir "vicdanlı adam "kitabı barbarları beklerken ..hukuksuzlugun diz çöktürdügü bir hakim hikayesi ..
Insana alışık olmadığı rahatlığı sağlarsan, bir avlu ortasında mahkum olarak otursa bile ,zamanla gönüllü köle olduğunu keşfediyor okuyucu ..tutuklu olarak her sabah bir fincan çay icebilmek yokluğun olduğu özgür eve dönmekten belki de daha iyidir ..? ??
Barbarların kimseyle bir derdi yok aslında ,işgalci askerin yok olup gitmesinden başka ..bir üst kademeye hesap verme gibi bir sıkıntıları da yok ...balığını avla,kışın üşüme,toprağını koru..
Oysa medeniyet öylemi ya .koskoca imparatorluk medeniyeti peh peh ..insanlara eziyet et ,gücün kime yeterse kemiklerini kır,kadınları kör et ..öyle korkak bir medeniyetkiii.. gaspla yerleş,harple koru. ..
Bir tek cesur adam var bu it sürüsünün içinde ,vicdanı yerinde duran ona da medeniyeti bir güzel öğrettiler. .attılar zindana,dövdüler, sövdüler yetmedi boynuna ilmek takıp sallandırdılar ..yinede dedi ki "bu kanlı ellerinizle sofraniza oturduğunuzda ekmeği nasıl bölüp ailenize yediriyorsunuz? ? Merak ediyorum nasıl yemek yiyebiliyorsunuz ?
Işte böyle bir hikaye "Barbarları beklerken "
Siz okuduğunuzda belki bambaşka bir öykü anlatır size "okuyunuz efendim"

Sevgiyle. ..
232 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Böyle fazla bilinmeyen hazineleri okumak beni ayrı bir mutlu ediyor. Ilk önce bunu bir demeliydim. Evet kitabımıza gelirsek ; gayet açık , anlaşılır ve sade bir dili var. Bisiklet kazası geçirip, bacağı kesilen 60 yaşındaki Paul'ün, bacağı kesildikten sonra evine gelen bakıcısına aşık olduğunu sanması konu ediniliyor.Bakıcımız evli ve çocukları da var. Ayrıca damdan düşer gibi eve dahil olan yaşlı bir kadın yazar da olaya giriyor.( dedikodu anlatıyormuşum gibi hissettim:)) Neyse genel anlamda içinde güzel ders verici özellikler mevcut. Son olarak ise okuyunuz.:)
211 syf.
·5 günde·10/10
Herşeyin sorumlusu aslında Justin Torres. "Biz Hayvanlar"ı okuyalı günler oldu; ama unutmak ve etkisini kaybetmesini beklemek boşunaymış, geçmedi zira. Victor Hugo'nun Sefiller'ini okurken dahil olamamamın bir sebebi de Biz Hayvanlar olabilir. Bu durumu değiştiren Michael K. oldu.

Coetzee'nin Utanç adlı eserinden sonra, ilk okuduğum Demir Çağı ve yarıda bıraktığım Romancının Romanı adlı kitaplarını da düşünürsem, bu kitapların arasında en etkileyici ve eğer bir başyapıtı varsa yazarın o başyapıt olmaya en yakın olan eseri kesinlikle Michael K; çünkü herşeyden önce bu kadar siyasi bir anlatıyı böylesine etkileyici bir karakter çalışmasıyla kotarabilmek büyük bir maharet. Michael K. kitabın tanıtım yazısında söylendiği gibi -ve demek ki yazar için de önemli bir referans olan- Kafka'ya açık bir gönderme: kitap boyunca karşımıza inanılması zor bir yaşam mücadelesi çıkıyor. Hangi zamanlarda yaşandığını bilmediğimiz, hayali bir iç savaş yaşayan Güney Afrika'da diğer insanlara göre zekâca geri, annesini kaybettikten sonra yolunu şaşırmış, diğer insanlar gibi yaşamayan ama hayatta kalmaya çalışan saf bir insan olarak Michael K. yazarın ülkesine acı acı, sevgi duyarak yarattığı bir karakter: çölde bir umut, karanlıklar içerisinde ışıl ışıl bir küçük güneş gibi, bütün toplama ve çalıştırma kampları, bütün zor koşullara rağmen, tek başına kaçarak, yürüyerek, gizlenerek yaşamayı başardığı ve saklandığı bomboş bir çiftlikte kabak ekerek hayatta kalmayı becerebilen bir kimsesiz, bir yalnız Michael K. İnsanlar onu anlamayı beceremediği gibi, o da anlaşılması için onlara yardımcı olmuyor pek. Eser bu tür sıradışı kitaplarda belki karşılaşabileceğimiz duygusal sığlıkların hepsini es geçerek kendine özgü, gerçekçi, rahatsız edici dahi diyebileceğimiz bir sıkışmışlık duygusunu hissettirmeyi başararak hikâyesini nihayete erdiriyor. Coetzee'nin örneğin Utanç adlı çok beğenilen eseri Michael K.'nın yanında neredeyse basit bir anlatıya dönüşüyor. Kitaptaki dil ve anlatım, gerçekten çok iyi; olaylar çok değil, özellikle kitabın ilk bölümü, yani Michael'ın hikâyesinin hızlı başlangıcı ve ardından yavan, tekdüze, neredeyse olaysız devamı bu dili ve üslûbu da ağır ağır inşa ediyor gibi. Kitabın ikinci kısmında Michael'ın götürüldüğü kampta ona büyük ilgi duyup onu kurtarmaya çalışan adamın olduğu bölüm çok daha etkileyici, son bölümde ise yazar yine birinci bölümdekine benzer bir tarzda, yumuşacık bitiriyor hikâyesini.

Bir karakter yaratabilen her yazarın çıtayı iyi yerlere yükselttiğini ya da oraya işaretini koyduğunu düşünüyorum bir şekilde. Michael K. bütün o sıradanlığı, yavanlığı, kendi kendine yeterliği, kimsesizliği ile çok çok ilginç bir karakter ve bir yazarın kendi ülkesinin acılarına karşı sayfalara dökerek yaratabileceği en güzel hayallerden; ülkesini temsil eden tertemiz, mazlum bir ruh kesinlikle.

"Son olarak da şu bahçen..." derdim tıkanarak. "Çölün yüreğinde çiçeklenen, yaşam yiyeceğini sunan o kutlu, çekici bahçenin anlamını söyleyeyim sana. Şimdi ulaşmayı amaçladığın bahçe kamplar dışında hem hiç bir yerde hem de her yerdedir. Ait olduğun, kendini evsiz hissetmediğin tek yerin öbür adıdır. Hiçbir haritada olmayan, bildiğimiz yollardan hiçbirinin varmadığı, yolunu yalnızca senin bildiğin bir yer".

Michael K.'yı herkese öneriyorum.
200 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Kitabı okurken insanların nasıl bu kadar vahşileşebileceği karşısında hayrete düştüm. İmparatorluk askerleri ve barbarlar arasında sözüm ona bir savaşta asıl vahşi ve uygarlaşmamış olanların barbarlar değil de onları ötekileştiren etiketleyen insanlar olduğunu görüyoruz. Ürkütücü bir zorbalık hikayesi. Nitekim kitapta da yazarın "uygarlığın kara çiçeği" diye bahsettiği de tam da bu. Bunun yanı sıra tuhaf bir bağlılık, ilişki ya da aşk - siz her ne derseniz deyin - anlatılıyor. Eser bir bütün olarak akıcı bir anlatıma sahip, yalnız olayların kahraman bakış açısıyla anlatılması yer yer anlayamadığım hissi oluşturdu yine kahraman bakış açısıyla anlatıldığından bazı yerleri doldurmak bize kalıyor. Yine de kitabı severek okudum.
264 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Ne olursa olsun, başıma ne gelirse gelsin olduğum yerde kalmak, devam etmek istiyorum. Başkalarının yaptıkları kötülüklerin, beni yolumdan alıkoymasına izin vermiyorum. Bu benim hayatım ve yaptıklarımdan ben sorumlu olmak istiyorum. Yanlışlarım ve doğrularımla başkalarından etkilenmeden, akıl almadan yolumu çizmek istiyorum. Belki de böyle olduğunu göstermek istiyor alttan alta korkuyor ve kendimi (kendime bile itiraf edemesem de) topluma uymak için aslında feda ediyorum.

Kitabı okurken az önce yazdıklarım doğru mu, herşey bende mi bitiyor, benim hayatıma yardım amaçlı olsa bile kimse müdahale etmemeli mi diye o kadar düşündüm ki.. Hangi durumda bu yaklaşım doğru, hangi durumda yanlış, belki de hala fark edemediğimi düşündüm ve gerildim.
Kitabın irdelediği asıl konu bu değil, asıl konu utanç. Ama neyden utancağımıza kim karar veriyor? Acı çekerek, utancımızla yaşayarak acaba geçmiş hatalarımızın bedelini mi ödetiyoruz kendimize? Lucy ve babası da bunları kitapta yaşıyor ve sıklıkla düşünüyor/düşündürtüyor.
Güney Afrika Cumhuriyetinde geçen kitap 52 yaşında bir öğretmenin bir kız öğrencisiyle yaşadığı ilişki sonrası işinden olup hayatına devam etmeye/devam etmemeye çalışmasıyla başlıyor. Derken kendinizi kırsal hayat, şehir hayatı farklılık ve alışkanlıkları içerisinde güvenli bir yaşam için feda etmeniz gerekenleri sorgularken buluyorsunuz. Konu hayvan hakları, siyahi ve beyaz insanlar arası geçmişten günümüze taşınan gerilim, kadın olmanın anlamı, kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi ve belki de bizi ilgilendirmeyen geçmiş günahların bedelinin ödenmesine kadar geliyor.

Kitap boyunca gerilim düşmüyor, konudan sapmıyorsunuz sadece karekterlerin davranışlarını düşünüyorsunuz. Yazar bize oldukça gerçekçi ve sert bir tablo çiziyor; düşüncelere ve ben olsaydım ne yapardımlara boğuyor. Okuyun ve nelerden "vazgeçebileceğinizi" düşünün.
200 syf.
·5 günde·Beğendi·9/10
Coetzee'nin okuduğum ilk kitabi aslinda Utanç kitabini ararken denk gelip okumaya basladim bu kitabi ve gercekten takdire şayan bir kalem daha once okumadigim icin üzüldüm. Kitabin icerigine gelirsek hayali bir imparatorlukta, yerliler ile oraya yerleşen insanlar arasinda -imparatorluk askerleri- kanli bir savaşın baslamamasi icin caba sarfeden bariscil sivil bir hakimin verdigi cabayi ve bu cabayi verirken kendi ic dunyasindaki sorgulamayi, gundelik hayatidandaki gel gitleride anlatan guzel bir kitap. Imparatorluk asker ve polisleri sınır kasabasini isgalci barbarlardan korumak icin gelmistir fakat kendileri kasaba dışında barbarlari avlamaya baslarlar, burda sorulmasi gereken şu; asıl isgalciler kimler???? Coetzee Guney Afrika daki olaylara hayali bir imparatorluk uzerinden göndermeler yapiyor..okuyun...
%52 (140/272)
·Beğendi·Puan vermedi
Pes ediyorum. Coetzee'nin Utanç adlı eserini çok beğenerek okuyup bu eserine de aynı heyecanla başladım ve okumayı sürdürdümse de kitabın benim bilgimi aşan bir yönü var ve bu birikim bende olmadığı için artık takip edemiyorum.

Kitapta Elizabeth Costello adında yaşlı, Avustralyalı bir kadın yazarın 8 farklı konferansa katılmasını takip ediyoruz. Kitaptaki bölüm başlıkları da I. Konferans, II. Konferans olarak devam ediyor, her konferansın farklı başlıkları var: ilk konferansta gerçekçilik konusu işleniyor: edebi metinler gerçeği anlatabiliyor ya da anlatıyor mu, yoksa günümüzde kelimeler kendileri olmayan şeylere mi işaret ediyorlar ve gerçeklik iddialarını mı kaybetmiş bir bağımsız varlık hâlindeler mi, diye soruyor yazar. İkinci konferansta Afrika'da roman konferansına katılıyoruz: Coetzee Güney Afrikalı bir yazar ve siyah olmak temasını diğer kitaplarda kullandığını biliyoruz, burada da baş karakterimiz Costello'yla beraber Afrika'da roman konferansını dinlerken Afrikalı yazarların aslında bir egzotizm tuzağına kendini kaptırdığı ve koca kıtayı bir turistik kartpostala çevirdikleri gibi bir eleştiri bizi karşılıyor, Coetzee'nin Afrika'da edebiyat ve yazarlara yaklaşımı bana Orhan Pamuk'u da hatırlattı, ilk gerçek Avrupalı yazarımız gibi, özellikle de Masumiyet Müzesi'nde bayramı ya da kurban bayramını anlattığı satırları hatırladım. Coetzee de burada Afrikalı yazarların kıtayı merak eden batılı gözler için yazdığını söylüyor.

Üçüncü ve dördüncü konferanslar hayvanlar ve filozoflarla hayvanlar ve şairler üzerinden vejetaryenliği tartışıyor aslında, vejetaryenliğin entelektüeller tarafından aslında nitelikli sözcükler ve akıl yürütmelerle yaftalanması ve Costello'nun insanların bir türlü anlattığı şeyi algılamaması karşısında hissettiği yılgınlık da bariz belli oluyor; ancak Coetzee'nin kitabı 2003 yılında yazdığı düşünülürse veganlık yerine vejetaryenliği tartışması da dikkat çekici. Kelime olarak yanlış kelime kullanılsa bile Costello yine de veganlığın temsil ettiği duruşu güzel temsil ediyor bence. Bu iki bölümün konu hakkında önceden bol bol okumuş olmama rağmen bana bile ağır geldi, çok kolay anlaşılabildiğini söyleyemem.

Kitabı bırakmama sebep olan bölüm, beşinci bölüm. Bu sefer Costello'nun ablasının verdiği konferansa gidiyor ve burada Afrika'da insan bilimlerinin algılanışı ve hâli üzerine bilgilendiriliyoruz; ama ben artık neyin ne olduğunu anlamıyorum, bilmediğim konularda konuşan, fikir yürüten, itiraz eden insanlar var. Bütün bölümlerde olduğu gibi; Costello'nun, oğlunun, diğer bazı katılımcıların düşünceleri, hisleri karşımızda; bu anlamda hiç teklemiyor eser; ancak konuya hâkim olmayan ve bilgisi eksik olanların da rahatça okuyabileceği şeylerden de söz edilmiyor. Bugün sitemizde de bulunan bir arkadaşla, Özgür'le konuşuyorduk ve Özgür şu düşünceyi dile getirdi: okumak farklıdır, anlamak farklıdır, özümsemek farklıdır. Ben bu kitabı okuyorum ama doğru anlayabildiğimi düşünmüyorum. Anlayamadığım şeyi okumaya devam etmek de bana doğru gelmiyor, zoraki okumaya çalışmak da keyif almamı imkânsız hâle getiriyor. Coetzee'nin diğer eserlerini okumaya devam edeceğim; ancak bu kitabı gerçekten Coetzee severlere ya da böylesi konferans-roman karışımı ilginç bir denemeden keyif alabileceğini düşünenlere önerebilirim.

Yazarın biyografisi

Adı:
J. M. Coetzee
Tam adı:
John Maxwell Coetzee
Unvan:
Nobel Ödüllü Güney Afrikalı Romancı, Deneme Yazarı, Dilbilimci, Çevirmen
Doğum:
Cape Town , Güney Afrika, 9 Şubat 1940
John Maxwell Coetzee (9 Şubat 1940) şimdilerde Avustralya'da yaşayan Güney Afrikalı yazar ve akademisyen. Daha ziyade J.M. Coetzee olarak bilinir. 2003 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

Coetzee Cape Town'da doğdu. Babası avukat, annesi ise öğretmendi. Ailesi 17. yüzyılda ülkeye gelen ilk Hollandalı göçmenlerdendir. 

İlk yıllarını Cape Town ve Worcester'da geçirdi. Bu dönemi 1997 yılında yayımlanan kitabı Boyhood'da anlatır. Cape Town Üniversitesi'nde matematik ve İngilize okudu. 1960'da İngilizce bölümünden, 1961'de de matematik bölümünden mezun oldu.

1960'ların başında Coetzee Londra'ya taşındı. Bir süre IBM firmasında bilgisayar programcısı olarak çalıştı. Bu dönemdeki tecrübelerini sonradan Youth (2002) adlı kitabında anlatmıştır.

Doktorasını Teksas Üniversitesi'nde yaptı. 1971 yılına kadar New York Eyalet Üniversitesi'nde İngilizce ve edebiyat dersleri verdi. 1971 yılında ABD'de kalıcı oturma izni için başvurdu ancak Vietnam Savaşı karşıtı protestolardaki faaliyetleri dolayısıyla reddedildi. Sonrasında Cape Town Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı profesörlüğü yapmak üzere Güney Afrika'ya döndü. 2002 yılında emekli olduktan sonra Avustralya'da Adelaide'e yerleşti ve Adelaide Üniversitesi'nde araştırma görevlisi oldu. 2003 yılına kadar Chicago Üniversiesi'nde ders verdi. 6 Mart 2006 tarihinde Avustralya vatandaşı oldu. Romanlarının yanında Flamanca ve Afrikaan dillerinden tercümeler yapmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 60 okur beğendi.
  • 431 okur okudu.
  • 11 okur okuyor.
  • 561 okur okuyacak.
  • 6 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları