J. M. Coetzee

J. M. Coetzee

Yazar
Tasarımcı
BEĞEN
TAKİP ET
koseli-arti
coklupaylas
ucnokta_yatay-1
yildiz
7.7
1.258 Kişi
okuyor-dolu
3.470
Okunma
v3_begen_dolu
264
Beğeni
goz
8,1bin
Gösterim
Kitaplarını Satın Al
bilgi
Sponsorlu
Tam adı
John Maxwell Coetzee
Unvan
Nobel Ödüllü Güney Afrikalı Romancı, Deneme Yazarı, Dilbilimci, Çevirmen
Doğum
Cape Town , Güney Afrika, 9 Şubat 1940
Yaşamı
John Maxwell Coetzee (9 Şubat 1940) şimdilerde Avustralya'da yaşayan Güney Afrikalı yazar ve akademisyen. Daha ziyade J.M. Coetzee olarak bilinir. 2003 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Coetzee Cape Town'da doğdu. Babası avukat, annesi ise öğretmendi. Ailesi 17. yüzyılda ülkeye gelen ilk Hollandalı göçmenlerdendir.  İlk yıllarını Cape Town ve Worcester'da geçirdi. Bu dönemi 1997 yılında yayımlanan kitabı Boyhood'da anlatır. Cape Town Üniversitesi'nde matematik ve İngilize okudu. 1960'da İngilizce bölümünden, 1961'de de matematik bölümünden mezun oldu. 1960'ların başında Coetzee Londra'ya taşındı. Bir süre IBM firmasında bilgisayar programcısı olarak çalıştı. Bu dönemdeki tecrübelerini sonradan Youth (2002) adlı kitabında anlatmıştır. Doktorasını Teksas Üniversitesi'nde yaptı. 1971 yılına kadar New York Eyalet Üniversitesi'nde İngilizce ve edebiyat dersleri verdi. 1971 yılında ABD'de kalıcı oturma izni için başvurdu ancak Vietnam Savaşı karşıtı protestolardaki faaliyetleri dolayısıyla reddedildi. Sonrasında Cape Town Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı profesörlüğü yapmak üzere Güney Afrika'ya döndü. 2002 yılında emekli olduktan sonra Avustralya'da Adelaide'e yerleşti ve Adelaide Üniversitesi'nde araştırma görevlisi oldu. 2003 yılına kadar Chicago Üniversiesi'nde ders verdi. 6 Mart 2006 tarihinde Avustralya vatandaşı oldu. Romanlarının yanında Flamanca ve Afrikaan dillerinden tercümeler yapmıştır.
kamera
Utanç
kamera
J. M. Coetzee
ucnokta_yatay-1
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
kamera
Barbarları Beklerken
kamera
J. M. Coetzee
ucnokta_yatay-1
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
kamera
Yavaş Adam
kamera
J. M. Coetzee
ucnokta_yatay-1
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
kamera
Michael K. Yaşamı ve Yaşa...
kamera
J. M. Coetzee
ucnokta_yatay-1
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
kamera
Petersburg'lu Usta
kamera
J. M. Coetzee
ucnokta_yatay-1
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
kamera
Romancının Romanı
kamera
J. M. Coetzee
ucnokta_yatay-1
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
Daha Fazla
216 syf.
·
7 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Bilinmeyen bir imparatorlukta bilinmeyen bir kasabadayız. Bilinmeye, adının konulmasına gerek yok. Dünyanın bütün kıtalarından yüzlerce ülke adı çıkarıp liste yapsak, hepsine uyar çünkü anlatılanlar. Kahramanımız kasabanın hakimi. Hakimin hayatı, genelevdeki sevgilisi ve fantezileri sayılmazsa oldukça sıradan. Ama birgün, imparatorluğu temsilen Albay Joll çıkagelir. Yalnız da değildir, apoletlerinin altında isimsiz cesetler, üstünde işkenceli sorgulardan kalma kan lekeleri vardır. Çürümüş yaralar gibi kokar. Görebilene, duyabilene, kokusunu alabilene. Ve kahramanımızın duyu organları gayet iyi çalışmaktadır. Albay Joll’un görevi çölün öte yakasında yaşayan ve imparatorluk için tehlike arzeden barbarları kontrol altına almaktır. Barbarlar, beklenen, görünüp kaybolan, adları hep ortada dolaşan ama varlıkları belirsiz....Yazar, onları sadece bir simge olarak kullanmayı tercih etmiş. Çünkü her devlete bir düşman lazım gelir, vardır, yoksa da yaratılır. Ve yaratmak da kanlı bir iştir. “Bazı insanlar haksız yere acı çektiğinde, acılarına tanık olanların kaderi bunun utancını hissetmektir.” der kahramanımız. Kendi kendine konuşur ama, üstünüze alınmadan da okuyamazsınız. Utancı da, zulme seyirci kalmanın yükünü de bölüşürken bulursunuz kendinizi. Tüm bunlar, Coetzee’nin haksızlıklara başkaldıran, zulme asla sessiz kalmayan kişiliğinden esintiler taşıyor muhakkak. 2017 yılında, KHK’larla işlerinden edildikleri için açlık grevine giren Semih Özakça ve Nuriye Gülmen için bile, taa nerelerden destek mesajı gönderen biri çünkü o. Onun için zulmün toprağı, ırkı, mesafesi yok. Tüm bunlara rağmen, kitabını yazdıktan sonra ona kendi bağımsızlığını kazandırmış da bir yazar. Okura ya da birilerine hitap eden, büyük cümlelerle işi bağlamaya çalışan biri değil. Hikayesini simgelerle örüyor, iç seslerle, alegorilerle destekliyor. Okura da al sana sonuç demiyor, sayfaları kaz, ne çıkaracaksan kendin çıkar diyor. En sevdiğimiz yazar yaklaşımı. Storytel de #benokurum podcastinde alegorik anlatımıyla
kamera
Franz Kafka
ya, kahramanlarının ruhsal durumlarını derinlemesine anlatmasıyla
kamera
Fyodor Dostoyevski
ye benzetilmiş. Ki bu yazarlar Coetzee’nin etkilendiği yazarlarmış. Coetzee’nin başarılı kalemiyle ve Hakim Bey’in iç sesleriyle tanışın derim. Güzel edebiyat..
kamera
Barbarları Beklerken
kamera
J. M. Coetzee
ucnokta_yatay-1
yildiz
7.8/10 · 994 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
211 syf.
ACILARLA DOLU BİR YAŞAM: MİCHEAL K
“K, uyarılmalıydım diye düşündü. İnsanların arasına gönderileceğim söylenmeliydi bana.” Sanırım Micheal K. soyundan olan bir çok insan var. Dünyanın her yerinde ayrıksılarıyla, kendi varoluşunun farklılıklarıyla başka insanlar arasında, kendilerini özgür hissetmedikleri halde, onların arasında mutlu olmadıkları halde, bu dünyada tutunmaya çalışıyorlar. Evet, Micheal K gibi belki de bir sürü insan vardır; hem bedenen farklı hem de ruhen. Fakat ben bu kitabı okuduktan sonra, ne kadar insan olursa olsun kimse bu ayrıksılığı, bu ötekiliği J.M. Cootzee kadar iyi anlatamazdı diyebiliyorum. Tam bir başyapıt ve insanlık için derslerle dolu bir yaşam hikayesi. Bir insan doğduğu anda annesi tarafından dahi istenmeyip sevilemiyorsa o insan için dünya daha bir bebekken cehenneme dönmüştür. Yani aslında o insan dünyaya değil kendi cehennemine doğmuştur. K da doğumunda üst dudağındaki yarık ve çirkinliği yüzünden annesi tarafından sevilmez ve istenmez. “Keşke ölseydi” diyor annesi. Bir anne yeni doğmuş bebeğine bu cümleyi söylüyorsa, belki de roman tam o noktada bitmeliydi. Yani başladığı an. Çünkü bu cümle çok ağır, büyük ve alçakça bir cümle. Bu cümle o bebek için “cehenneme hoş geldin; sana yaratacağım cehenneme,” demektir bir bakıma. Fakat bir annenin bu cümlesi ne ki yaşam karşısında, ya insanlar ya dünyanın kendisi neler diyecek bu çocuk hakkında? Belki de sadece bunu öğrenmememiz için Cootzee romanı o cümlede bitirmeyip devam ettiriyor. Yani kitabın insanın içinde bıraktığı sızı, yani okuyucuyu yaralaması, onu yerden yere çaldığı için, okuyucunun yazara sitem etme hakkı da doğuyor kanımca. Bu yüzden içten içe Cootzee’nin romancılığı karşısında yerlere kadar eğilsem de, içimde açtığı derin acılar, insandan biraz daha nefret duymama, hatta kendime bile nefret duymama sebep olduğundan, sitem ediyorum. Bu kadar içten, bu kadar doğruları yazamayın arkadaş! Okuyucunun da yüreği var! Güney Afrika’nın Cape Town ülkesin de, ülkenin sömürü ve iç savaş içinde olduğu bir dönemde doğar K. Açlık, sefalet, savaş, faşizm tüm bunları yazar Micheal K’nın yaşam hikayesinin etrafında Cootzee. Kitabın arka kapak yazısında, Micheal K’nın Franz Kafka’nın kahramanlarının soyundan geldiği söylenir. Evet doğrudur bana göre de. Ama Micheal K Kafka’nın kahramanlarının belki de son versiyonudur. Onun hikayesini okuduğunda çocukluğu ve insanlardan kaçışıyla size Gregor Samsa’yı anımsatacak, yemeği ret ederek Açlık Sanatçısını. Cootzee bambaşka bir atmosfer yaratmış romanında. Romanın ilk bölümünde K’nın çocukluğunu ve annesi ile olan hayat hikayesini okuyoruz. Bölümün başında hızlı ilerleyen bir yaşam varken ortalarına doğru durgunlaşıp durağan bir hal alıyor. Cootze yaşamın ritmine bu durumu bağlamış gibi. Hiçbir yerde tutunamayan K yollarda, insanlardan kaçarak, çok az yiyerek doğduğu yerden annesinin yıllar önce yaşadığı başka bir şehirdeki çiftliğe ulaşmak için yollara düşer. K bu yolda başına hemen hemn her şey gelir. Toplama kaplarına alınır. Fakat insanlar onu insan içine soktukça, K her zaman bir yolunu bulup onlardan kaçmıştır bir şekilde. K’nın çiftlikte yalnız başına kendine kurduğu yaşam inanılmazdır. İlk insan ya da ilkel insanların yaşam şekliyle yaşar. Çamurla sıvadığı delikte, bazen böcek, solucan yiyerek, bazen avlanarak, bazen de tarımcılıktan aldığı ürünlerle yaşamına devam eder. Yine de az uyur ve az yer her zaman. Hep tetiktedir K. İnsanların onu bulacağı korkusuyla çiftlikte yaşamaktadır. “Gece gündüz saklanmak daha iyi olmaz mıydı? Onların kölesi olacağıma kendimi toprağın bağrına gömerek yaşamak daha iyi olmaz mı? diye düşünüyordu. (Beni köle gibi kullanmak belki de akıllarının ucundan geçmezdi. Bozkırda onlara doğru yürüyen yabanıl bir adam görünce kafasına kim daha iyi nişan alacak diye bahse tutuşurlardı.)” Albert Camus’un baş kıldıran insanıdır aynı zaman da K. Sisteme, insanlığa, dünyaya ve yaşama bir başkaldırı sergileyerek, başka türlü bir yaşamında mümkün olabildiğini haykırarak söyler bize. Fakat her şey her zaman insanın istediği şekilde olmadığını da görürüz. Güçlü güçsüzü ezer, büyük balık küçük balığı yer. Ve saklandığı bu delikten de çıkartılır K. Bir kere daha insanların arasına atılır. Fakat bu sefer artık tükenmiştir. Kemik ve kastan ibaret gövdesiyle herkesi şaşırtmaktadır. Kitabın ikinci bölümde anlatıcı değir. K’nın kaldığı hastane ya da ona benzer bir yerde onun bakıcılarından biridir anlatıcı. Bu sefer Cootzee diğer insanların gözüyle K’yı biz okuyuculara gösterir. Politika ve siyasetin tüm iğrençliğini K’ya yapılan zulüm ve ona atfedilen suçlamalarda görebiliriz. Onun bir ajan olduğu, dağdaki gerillalara yardım ettiği düşünülür. Sürekli bu sorularla ondan cevap almaya çalışılır ama K bir açlık sanatçısı olduğu gibi bir susma sanatçısıdır da. Konuşmaz. Kimseye bir şey anlatmaz. Okuyucu olarak dahi sinirlenebiliyoruz bazı yerlerde, “konuşsana be adam! Anlat kendini, onlardan neden kaçtığını anlat!” Ancak hepimizden daha iyi tanımaktadır insanı. Çünkü anlatsa da inanmayacaklarını bildiğinden kanımca susuyor. Ve nihayetinde oradan da kaçıyor. “Ne zaman kendini kendine tanımlamaya kalkışsa hep o noktaya geldiğinde kavrayışının yetersiz kaldığı, sözcüklerle doldurmanın hiçbir işe yaramayacağı bir boşluk, bir oyuk, bir karanlık hep kalırdı. Sözcükler öğütülüyor, boşluksa kalıyordu. Onunki, içinde hep eksik bir şey kalan bir öyküydü.” Saf bir insan örneği olan Micheal K özünü koruyarak doğduğu şehre ulaşır. İnsanın insan öldürmeden de yaşayabildiğinin bir örneğidir de aynı zamanda. Her hikaye başladığı yerde biter. Bu roman da öyledir. K başladığı yerde biter. Ama aslında hiç bitmez. Usta yazar J.M.Cootzee’nin bu muhteşem romanının arka kapağını kapattığımız halde yüreğimizde, zihnimizde yaşamaya devam eder. İşte edebiyat. İşte sanat. Ve romanın bitişi, o bile muhteşemdi. “İçindeki bir şey onu terk etmiş ya da terk ediyormuş gibi geliyordu. Giden o şeyin ne olduğunu bilmiyordu, ama daha önceleri içinde sert, ip gibi olduğunu duyumsadığı bir şey sırılsıklam ve tel tel oluyordu sanki, üstelik bu iki duygu da birbirine bağlı gibiydi.”
kamera
Michael K. Yaşamı ve Yaşadığı Dönem
kamera
J. M. Coetzee
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.0/10 · 117 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
304 syf.
Çocuk Olmaya Arayış!
“Ben düşebilirim! Sen düşebilirsin! Herkes düşebilir! Bilemezsin!” J.M.Coetzee bir kere daha beni şaşırttı. Onun engin hayal gücü ve su gibi akıp giden anlatımına bir kere daha hayran kaldım. Kesinlikle çağının en büyük yazarlarından biri Coetzee. İsa’nın Çocukluğu okuduğum üçüncü romanı. Daha önce Utanç ve Barbarları Beklerken romanlarını okumuştum. Hani bir yazarın kitabını okur, sonra onun hem diline, hem anlatımına, hem de konulara bakış açısına hayran kalır ve tüm kitaplarını okumaya başlarsınız ya, Coetzee öyle bir yazar. İsa’nın Çocukluğu’na gelirsek şunu diyebilirim çok rahat: Çok güçlü bir anlatım, çok güçlü diyaloglar ve geniş bir hayal gücüyle işlenmiş harika bir roman. İsa Üçlemesi olarak bilinen bu eserin ilk cildi haziran ayında Can Yayınları Türk okurlarla buluşturdu. Üçleme şu şekilde ilerliyor: İsa’nın Çocukluğu, İsa’nın Okul Yılları ve İsa’nın Ölümü. Can yayınları diğer iki kitabı ne zaman yayınlar yada hangi başlıkları kullanır bilemem. Kitaba gelecek olursak: Simon yaşlı bir adam, David ise bir çocuk. Yolları okyanusu aşan bir gemide kesişir. Adam çocuğu sahiplenir ve annesini bulacağına dair söz ver. Geldikleri ülke de yeni isimler ve yeni doğum günleri alırlar. İspanyolca konuşulan Ülke aslında İspanya değildir. Coetzee distopik bir dünya yaratıyor burada. Otobüsler bedavadır, maçlar bedava izlenir gibi şeyleri görebiliyoruz. Coetze insanın özüne iniyor kitabında. Bir çocuğu sahiplenip sevmek için kan bağının çokta önemli olmadığını da gösteriyor. Yaşlı adam sevginin, özellikle anne sevgisinin yüceliğine çok inanıyor. Bu yüzden çocuğun annesini bulacağını, onu görür görmez tanıyacağını idea ediyor sürekli. “Çocuk anneye cevherini borçludur, baba ise sadece fikri verir. Fikir bir kere verildikten sonra babadan vazgeçilebilir.” Geldikleri yerde yersiz ve yurtsuzlar. Paranın yaşam için ne kadar önemli olduğunu burada da görebiliyoruz. Yaşlı adamın engin sevgisi ve çocuğa olan yaklaşımı, çocuğun sorularına verdiği cevaplar ciddi anlamda beni etkiledi. Coetzee’ye bir kere daha hayran kaldım. Simon ve David’i tanıyan herkes, David’in özel bir çocuk olduğunu hemen anlıyorlar. Gerçekten de David sıra dışı bir çocuk. Romanın derinlik kazanması ve olayların ilerlemesiyle David ve Simon’u da daha yakından tanımaya başlıyoruz. Romanın en sevdiğim yerlerinden biri olan Don Kişot’u okudukları ve David’in bu kitabı bir daha yanından ayırmamasıydı. David bakış açısı ve düşünce tarzıyla sürekli güçlük yaşayan bir çocuk olduğunu romanın sonlarına doğru iyice anlıyoruz. Romanın kendisini özetlemekten kaçındığım için fazla değinmiyorum. Coetze Kafka’dan ne kadar etkilendiğini, romancılık kimliğinde Kafka’ya birçok açıdan ne kadar benzediğini görebiliyoruz. İyinin ve kötünün ötesinde bir dünyanın varlığı mı bu? Romanda iyi ve kötü kavramını bu kadar etkili bir şekilde kullanması, anılarında kurtulan, hatta geçmişi hiç hatırlamayan, ondan bahsetmeyen bir roman kahramanının haklılığını görebiliyoruz. Coetzee okuruna geçmişin bir önemi yok, nerden geldiğinin, nerde doğduğunun, yaşının ve ırkının bir önemi yok diyor. Romanı okudukça bu fikirlere “Evet” demekten kendimi alamadım. Önemli olan şimdi ve içinde bulunduğun yerdir. Bunu bilsem dahi bunun kanıtını okudukça bu fikre daha çok sarıldım. Tuhafıma en çok giden ise romanda İsa isminin hiç geçmemesiydi. Adeta okurla dalga geçiyor Coetzee. Peki neden kitabın adı David’in Çocukluğu değil de İsa’nın Çocukluğu? Bilmiyorum, belki de diğer kitaplarda bunu anlayacağız, belki de üçleme boyunca bunu hiç anlamayacağız. Ama İsa’nın ne kadar güçlü bir isim olduğunu biliyorum. Okur olarak Coetzee neden bunu yaptığını düşünüyorum ve düşündüğüm için de mutluyum. Çünkü bana göre gerçek edebiyat budur: okurunu her an şaşırtan, zekasıyla okurunu kendisine hayran bırakan bir yazar, daha ne olsun. Bir Özel Eğitim Öğretmeni olarak İsa’nın Okul Yılları kitabını merakla bekliyorum. Çünkü ilk kitaptan anlıyoruz ki David çok özel bir çocuk. Don Kişot kitabına bakarak kendi kendine okuma yazma öğrenen bir çocuk desem, sanırım kitabı okumayı düşünenler için yeterince merak uyandırıcı olacaktır. Umarım ikinci ve üçüncü kitaplar da bir an önce Türkçe’ye çevrilir ve yayınlanır. Son olarak şu alıntıyı da bırakayım buraya: “Çocuklar geçmişte değil şimdide yaşar. Neden onlardan biraz feyz almıyorsun? Başkalaşmayı beklemek yerine neden tekrar çocuk olmayı denemiyorsun?”
kamera
İsa'nın Çocukluğu
kamera
J. M. Coetzee
ucnokta_yatay-1
yildiz
8.5/10 · 27 okunma
alinti_ekle-2
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.
;