J. M. Coetzee

J. M. Coetzee

Yazar
7.8/10
596 Kişi
·
1.513
Okunma
·
159
Beğeni
·
4.744
Gösterim
Adı:
J. M. Coetzee
Tam adı:
John Maxwell Coetzee
Unvan:
Nobel Ödüllü Güney Afrikalı Romancı, Deneme Yazarı, Dilbilimci, Çevirmen
Doğum:
Cape Town , Güney Afrika, 9 Şubat 1940
John Maxwell Coetzee (9 Şubat 1940) şimdilerde Avustralya'da yaşayan Güney Afrikalı yazar ve akademisyen. Daha ziyade J.M. Coetzee olarak bilinir. 2003 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

Coetzee Cape Town'da doğdu. Babası avukat, annesi ise öğretmendi. Ailesi 17. yüzyılda ülkeye gelen ilk Hollandalı göçmenlerdendir. 

İlk yıllarını Cape Town ve Worcester'da geçirdi. Bu dönemi 1997 yılında yayımlanan kitabı Boyhood'da anlatır. Cape Town Üniversitesi'nde matematik ve İngilize okudu. 1960'da İngilizce bölümünden, 1961'de de matematik bölümünden mezun oldu.

1960'ların başında Coetzee Londra'ya taşındı. Bir süre IBM firmasında bilgisayar programcısı olarak çalıştı. Bu dönemdeki tecrübelerini sonradan Youth (2002) adlı kitabında anlatmıştır.

Doktorasını Teksas Üniversitesi'nde yaptı. 1971 yılına kadar New York Eyalet Üniversitesi'nde İngilizce ve edebiyat dersleri verdi. 1971 yılında ABD'de kalıcı oturma izni için başvurdu ancak Vietnam Savaşı karşıtı protestolardaki faaliyetleri dolayısıyla reddedildi. Sonrasında Cape Town Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı profesörlüğü yapmak üzere Güney Afrika'ya döndü. 2002 yılında emekli olduktan sonra Avustralya'da Adelaide'e yerleşti ve Adelaide Üniversitesi'nde araştırma görevlisi oldu. 2003 yılına kadar Chicago Üniversiesi'nde ders verdi. 6 Mart 2006 tarihinde Avustralya vatandaşı oldu. Romanlarının yanında Flamanca ve Afrikaan dillerinden tercümeler yapmıştır.
“Birinin size doğruyu söyleyip söylemediğini nereden anlıyorsunuz?”
“Ses tonundan. Doğruyu söyleyen bir adamın sesinin belli bir tonu vardır.”
“Gerçeğin tonu!”
264 syf.
Utanç...
Kitabın başlarında baş karakter David bir olay yaşıyor, kitaba ismini veren utancın o olay olduğunu sanıyorsunuz ilk başta; hayır öyle değil, asıl tokat sonradan geliyor.
Utanılacak o kadar çok şey var ki hayatta. Coetzee, bazılarını hikayeye dahil etmiş: taciz, tecavüz, cinayet, psikolojik ve fiziksel şiddet, ırkçılık, hayvanların yaşam hakkının ellerinden alınması..

Ama çok garip; yaptığı bir eylemden dolayı utanması, günah çıkarması, ıslah edilmesi gerektiği düşünülen bir kişi başka bir olayda insanlık dersi veriyor. (Köpek leşlerinin onurunu kurtarmak)

Dışarıdan çok normal görünen insanların içindeki kötülük, biraz yaklaşınca ortaya çıkıyor.

Şiddet uyguladığın, gasp ettiğin, tecavüz ettiğin, onurunu çiğnediğin kadın "ben buradayım, dim dik ayaktayım, korkmuyorum, pes etmiyorum" diyor. (Hikâye akışında bu durum çok sinir bozucu)
Tüm bunlar, az sayfada ve dolaysız olarak, az sayıda karakter üzerinden anlatılıyor. Bu nedenle daha da ağır geliyor insana.

Çok kapsamlı, bazıları göreceli ve üzerine saatlerce tartişabileceğimiz konular bunlar ama Coetzee 'nin anlatımını çok sevdim. Konuyu dağıtmadan, anlatmak istediğini anlatıp bitirdi kitabı.
Gündemimiz Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarlarken bu kitabı okumuş olmak mutlu etti.
253 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Coetzee'nin kitabı bize türlü türlü şiddetle örülü dünyalardan bahsediyor: entelektüel şiddet, erkeğin kadına şiddeti, beyazın siyaha yönelik şiddeti, insanın hayvana şiddeti... çözülebilen ve çözülemeyen örnekleriyle bunlar hayatın bir parçası ve kitaptaki insanlar bir şekilde hayatta kalmanın yollarını bulmak zorundalar. Baş karakterimiz David'in entelektüel dünyası kızı Lucy'nin barınağında ufalanıyor ve onun Batılı değerleri çok da kabul görmüyor; ancak Lucy'nin yaşadığı yerde hiç birşey farklı değil: onlar da barınakta sahipsiz köpekleri öldürüyorlar, bir tecavüz olayı yaşanıyor, olması gereken hiç birşey olmuyor. Siyahlarla beyazlar arasında aşılamayan sınırlar nasıl siyahların G. Afrika'daki geçmişinin bir yansımasıysa kadınların yaşadığı şiddetler de öyle: onlar da erkeklerin kadına yönelik şiddet tarihinin bir yansıması. Lucy başına gelenleri bir anlamda siyahların yaşadığı zulümlerin beyazlara ödettiği kötü ama anlaşılabilir bir bedeli gibi görmeye çalışsa da görmemekte direndiği bir başka zulmün de uygulayıcısı kendisi: o da sahipsiz, kimsesiz, yaşlı hayvanları iğneyle uyutarak öldüren bir barınak işletiyor. Yorumcu arkadaşlar köpeklerin siyahların durumunu simgelediğini söylemiş, ama aslında öyle değil, bir hayvan hakları savunucusu olan Coetzee bu sonu gelmeyen şiddet sarmalında hayvanların da sorgusuz sualsiz yok edildiğini söylüyor; hayvanlara yapılanlar, insanın insana ve insan olmayan herkese ve herşeye yaptığı zulümlerin çok aleni bir örneği. Kitapta verilen barınak örneği hayâl değil; ABD'de, Avrupa'da her ne kadar 10-15 senedir bu politikaya karşı çıkan barınaklar olsa da genelde sahiplenilmeyen ya da terkedilen hayvanlar "uyutuluyor". Earthlings belgeselinde ya da youtube.com sitesinde izleyebilirsiniz. Coetzee kitap boyunca hayvanların barınaklarda öldürülüp fırınlarda yakılmasını anlatırken ana hikâyeye bu konuyu dahil ederek son derece etik bir bakış açısı sunmuş oluyor. Kitabın adındaki utanç acaba hangisi? David'in entelektüel utancı mı, Lucy'nin başına gelenlerin utancı mı, insanın hayvanlara yaptığının sebep olduğu utanç mı?

Oldukça sade, hem tasvirlerde hem de diyaloglarda son derece lezzetli bir anlatımla Utanç herkesin mutlaka okuması gereken kitaplardan bana göre. Kitap boyunca karakterlerimizi açık, duru bir biçimde tanırken hiç teklemeyen ve edebi lezzetini kaybetmeyen bir dilin tadını almak da çok güzel.
188 syf.
·2 günde
BARBARLARI BEKLERKEN

Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
Bugün barbarlar geliyormuş buraya.
Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
Senatörler neden yasa yapsınlar?
Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.
Neden öyle erken kalkmış imparatorumuz,
şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
başında tacı, törene hazır?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
Bir de koca ferman hazırlatmış
ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.
İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
Ellerinde neden böyle altın,
gümüş kakmalı asalar var?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.
Ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
neden herzamanki gibi söylev çekmiyorlar?
Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.
Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
(Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
neden herkes dalgın dönüyor evine?
Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
barbarlar diye kimseler yokmuş artık.
Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.
Constantino KAVAFİS

Çeviri:
Cevat ÇAPAN


Asli Barbarlar olarak sınırlar çizdik, tel örgüler hazırladık, duvarlar diktik, gözcü kuleleri oluşturduk, mayınlar döşedik, kimyasal silahlar kullandık, ufak çocukları öldürdük, akla gelen her türlü vicdansızlığı yaptık ve bunların hepsini yaptıklarımızdan habersiz veya yaptıklarımızdan mağdur olan ve bizim adlandırmamızla "barbar" diye nitelenen insanları uzak tutmak gayesi ile yaptık...

Aynı adı taşıyan kitabı bulunan Kavafis de şöyle soruyor?

"Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza."

Güngör Dilmen kısa oyunu olan Misyoner'e şöyle bir giriş yapmıştı;

"
Hmm.. kumsalda birtakım ayak izleri var.

Ayak izleri kara, demek bu adada
karaderililer yaşıyor.

Bu kemikler de beyaz
demek kumda ayak izlerini bulduğum bu beyaz adamları yemişler
demek bu yerliler yamyam
ben yamyamlı bir adaya düşmüşüm
Ama yalnız değilim.
Usa var yanımda. Öyleyse görevim başladı
ben bu adaya bu yamyam yerlileri
İsa'nın ordusuna kazandırmak için gönderildim.
Geminin batması bir kaza değil
misyonumu yapabilmem için bir vesileydi."

İşte asıl barbalar Misyonerler, istilacılar yoktan yere düşman yaratıp kendine yeni alan yaratan emperyalist güçlerdir şimdi barbar kalmadı dünyanın her yerini istila ettik şimdi ne yapacağız? Şimdi kendi kendimizi yok etmenin sırası mı?...


John Maxwell Cooetzee hayali bir imparatorluğun sinir ucunda barbaları bekleyen güvenlik noktasına değinerek aktarıyor bize kimin barbar olduğunu hem de bir yargıcın içsel hesaplaşmaları üzerinden bekliyoruz barbarları...

Güney Afrika'nın sömürü düzenine başkaldırı olarak adlandırılan bu eser ün kazanarak evrensel emperyalizmin sömürü anlayışına ve kimin uygar, kimin barbar olduğu sormamızı sağlayan birb eserdir elimizdeki kitap.

Sınır güvenliğini sağlamak üzere bir takım asker ve onları denetlemek üzere de bir Yargıç vardır.

Yargıç vergileri toplar zamanını kitap okuyarak, avlanarak ve hayat kadınlarının olduğu hanlara gidererek geçirir rahat bir yaşam yıllardır rutin işler ve emekliliğine yaklaşan bir yargıç...

Barbarların ordu hazırlığında olduğu ve isyan başlatacakları istihbaratı ile bölgeye yakalanan asilerin sorgulamarını yapmak üzere Albay Joll gönderilir artık eski rutin bozulacak kraldan çok kralcı olan albay sudan bahanelerle insanları göz altına alacak işkenceler yapacaktır, bir gün hırsızlıktan göz altında olan üç kişiden biri işkence de öldürülür ve yargıca doğal ölüm diye lanse edilir yargıç hücreye gider ceset torbası hâlâ diğer şüphelinin yanındadır diğer şüpheli de öldürülen adamın oğludur, döve döve öldürdüldüğünü gören yargıç için artık içsel hesaplaşmalar başlayacak ve huzursuzluğu her gün biraz daha artacaktır.

Albay işkence zoru ile öldürdüğü adamın oğluna barbarların bir isyan hazırlığında olduğunu söyletir ve bunu bahane ederek isyancı avına çıkar bu av sırasında ilk olarak masum balıkçılar yakalanır getirilir süren bu hayali düşman bulma avında sayısız işkence ve sayısız taciz tecavüz gerçekleşir..

İşkence altındakiler serbest bırakılır geri de genç bir kadın gözleri hasar görmüş bir sekilde bırakılır Yargıç ona sahip çıkar aralarında bir duygusal bir yakınlasma da gerçekleşir lakin topraklarından alınıp burada onun merhametine bırakılan bu kızın durumu üzerinden içsel sorgulamar yapmaya devam eder ve aslında onun kızla olan yakınlaşması bir yanılsamadır ve mekanın asıl sahipleri kimler diye sorgularken şöyle diyecektir bizlere:

"Nefretle nasıl başa çıkılır, özellikle bu nefret, yemek yeme alışkanlıklarının başkalığı ya da göz kapaklarının biçimindeki ayrılıklar gibi temelsiz nedenlerden kaynaklanıyorsa… Keşke şu barbarlar ayaklanarak bize ders verseler de, onlara karşı saygılı olmayı öğrensek! Biz bu toprakları kendimizden sayıyoruz, İmparatorluğumuzun bir parçası, alışveriş merkezimiz. Ne var ki insanlar, yani barbarlar, hiç de bizim gibi düşünmüyorlar. Yüz yılı aşkın bir süredir buradayız. Çölün bir bölümüne sahip çıkarak sulama kanalları yaptık, tarlaları ektik, sağlam konutlar kurarak çevrelerini surlarla kuşattık ama onlar bizi gene de geçici sayıyorlar. Aralarında hala eskiden bu toprakların göl kıyısınca alabildiğine uzanan, kışın bile zümrüt gibi yeşil bir çayır olduğunu atalarından dinlemiş ihtiyarlar var " (sf 64)


Hazırlık yapar kızı topraklarına geri götürecektir çetin bir yolculuk kar fırtınası geçilmesi gereken uzun bir çöl yolculuğu sonrası kızı teslim eder kızı teslim ettiği göçerler ile arasında bazı mal alışverişi olur sonrasında uzun geri dönüş yolculuğu başlar ..


Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak yargıç barbarlara işbirliği yapmaktan suçlanıp görevinden alınacak Albay hem yönetime hem de yargılama işlerini eline almış olacak..

Şehirde eski huzur ortamı yok olacak yapılan her yağma her hırsızlık barbarlara mal edilerek bir sömürü düzeni başlayacak, Yargıç işkence gören barbarlarla aynı hayatı yaşadıkça onların insani yönlerıni keşfedecek ve asıl barbarın İmparatorluk ve onun Albay'ı ama bu artık önemi olmayan bir farkındalık çünkü kendi onuru da kendi hayatı da esir alınmıştır artık şöyle bir soru yöneltecek bize:

"Sudaki balıklar gibi, gökyüzündeki kuşlar gibi, çocuklar gibi yaşamamızı olanaksız kılan nedir? Suç imparatorlukta mı?”

Ortada bir suç varsa bu suç imparatorluğuna müsade eden insanlıktadır...

2020 yılındayız ve hâlâ içimizdeki barbar yaşamaya devam ediyor hâlâ çocukları öldürüyor kadın cinayetlerini gerçekleştiriyoruz ve hâlâ oldukça benciliz sadece kendimizi ve kendi çevremizi düşünüyoruz...


Güney Afrika dilinde “ayrılık” anlamına gelen “Apartheid (Irkçılık Harekâtı) 1948- 1994 yılları arasında beyazların siyahilere ve yerlilere karşı uyguladığı faşist rejimdir. Yarım asır yurtlarında yabancı muamelesi gören, her türlü baskı ve şiddete maruz kalan siyahiler beyazlardan kurtulsa da beyazların kurduğu siyahi hükümetler aracılığıyla sömürülmeye devam ediyor çünkü tüm insanlık biliyor ki maddi güç için sömürü düzeni gerekiyor ve tüm insanlar boyun eğiyor ki bir avuç siyasi diktatör tüm sömürü düzenini yönetiyor...

Şu alıntı ile bitireyim;

"Bazı insanlar haksız yere acı çektiğinde," derdim kendi kendime, "acılarına tanık olanların kaderi bunun utancını hissetmektir."

Yetmez bu utanç ama en azından bunu başarabilecek düzeye gelelim ve utanalım...
200 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
İlk kez John Maxwell Coetzee kitabı okudum. Ve çok beğendim.. Bu aralar kitap seçimlerim beni hep mutlu ediyor. Şanslı bir ay oldu bu bakımdan benim için :)
Hayali bir imparatorlukta sınırda güvenliği sağlayan ve adı kitap boyunca belli olmayan bir sulh hakimi tarafından anlatılıyor olaylar. Hakim, vergilerle rahat bir yaşam sürer ancak bu rahatlık Albay Joll geldiğinde sona erer. Karakola hırsızlık nedeniyle getirilen kişilerden birisi ölür ve bir çocuk hayatta kalır. Albay Joll tarafından işkence gören çocuk barbarların imparatorluğa isyan hazırlığı yaptığını anlatır. Bunun üzerine Joll, bir grup askerle barbarları yakalamak için karakolu terk eder ve kısa süre sonra yanında esirler ile geri döner. Bu sırada nereden geldiği bilinmeyen bir dilenci kızı karakolun önünde bulan hakim çok geçmeden kıza farklı duygularla bağlanır.
Yazarın kendisi de Güney Afrikalı olduğu için anlattıkları ile sömürgeci devletler ve yönetimler neredeyse her sayfada eleştirilmişti. (Tabi ki haklı eleştirilerdi her biri.)
Okurken aklıma gelen sorular ise şöyleydi;
-Bir yerde otoritenin kurulması için mutlaka halkın korkutulması mı gerekir?
-Kötü olayları her zaman çaresiz ve kendini savunamayacak kişilerin üstüne yıkarak sıyrılmak neden en kestirme yoldur?
-Barbar 'yerli halk' mıdır yoksa halkın yaşadığı yerlerde zorla hakimiyet kurmaya çalışanlar mı?
-İnsanların dış görünüşü onları 'barbar' olarak adlandırmaya yeter mi?
-Adilce yargılanmadan infaz edilen insanlar hep gerçekten 'aradığımız suçlu' mudur?
-Somut bir delil olmadan suçlanan bu insanlar sorumluların içi rahat etsin diye günah keçisi olmak zorundalar mı?
-İnsanların yaşadığı yere sahip çıkması yanlış bir şey midir?
-Her zaman kendimiz gibi olanlara mı aşık olmalıyız?
-Sınıf farkına inananlar hep 'soylu' insanlar mıdır?
Bunlar şu an yazarken aklıma gelenler sadece. Emin olun aklınıza bunların dışında birçok soru gelecek okurken..
1980 yılında yazılan bu eserdeki her cümle ne yazık ki şu an da gerçekliğini koruyor. Halka hitaplar değişse de yöneticiler tarafından uydurulan kılıf hep aynı. Halktan korkanlar yaptıkları suçlamalarla, insanlık dışı işkenceleri haklı çıkardıklarını düşündükçe bu devran da böyle sürüp gidecektir diyor ve incelemeye noktayı koyuyorum..
187 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
#spoiler#
Bana göre bir "vicdanlı adam "kitabı barbarları beklerken ..hukuksuzlugun diz çöktürdügü bir hakim hikayesi ..
Insana alışık olmadığı rahatlığı sağlarsan, bir avlu ortasında mahkum olarak otursa bile ,zamanla gönüllü köle olduğunu keşfediyor okuyucu ..tutuklu olarak her sabah bir fincan çay icebilmek yokluğun olduğu özgür eve dönmekten belki de daha iyidir ..? ??
Barbarların kimseyle bir derdi yok aslında ,işgalci askerin yok olup gitmesinden başka ..bir üst kademeye hesap verme gibi bir sıkıntıları da yok ...balığını avla,kışın üşüme,toprağını koru..
Oysa medeniyet öylemi ya .koskoca imparatorluk medeniyeti peh peh ..insanlara eziyet et ,gücün kime yeterse kemiklerini kır,kadınları kör et ..öyle korkak bir medeniyetkiii.. gaspla yerleş,harple koru. ..
Bir tek cesur adam var bu it sürüsünün içinde ,vicdanı yerinde duran ona da medeniyeti bir güzel öğrettiler. .attılar zindana,dövdüler, sövdüler yetmedi boynuna ilmek takıp sallandırdılar ..yinede dedi ki "bu kanlı ellerinizle sofraniza oturduğunuzda ekmeği nasıl bölüp ailenize yediriyorsunuz? ? Merak ediyorum nasıl yemek yiyebiliyorsunuz ?
Işte böyle bir hikaye "Barbarları beklerken "
Siz okuduğunuzda belki bambaşka bir öykü anlatır size "okuyunuz efendim"

Sevgiyle. ..
264 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Nobel Edebiyat Ödülü 'nü neye göre nasıl veriyorlar bilmiyorum hatta bazen siyasi davranıldığı düşünülse de benim için en prestijli ödüldür hâlâ. J. M. Coetzee'nin bu prestijli ödüle layık görülmesi çok yerinde kuşkusuz. Anlatımındaki dinginlik ve en acı olayı bile sükunetle okura yansıtmasını çok sevdim.
İsmiyle birebir örtüşen ve insanoğlunu belki de en çok hırpalayan duygusunu, utancı farklı beden ve ruhlarda etkileyici bir biçimde ele almış.

Kitap iki ana karakter arasında gelişiyor; bir tarafta kendi işlediği suçtan utanç duymayan bir baba, diğer tarafta başkasının işlediği suçtan utanç duyan bir evlat. Tek duygu iki farklı ruhta nasıl nasıl ortaya çıkar ve bu bedenler bunu dışarıya nasıl yansıtır?

Arka kapakta "inanılmaz güzellikte ama kasvetli bir öykü" diyor ve ne demek istediğini ancak okuyunca anlıyorum.
Bir kız öğrencisi ile ilgili yaşayan Profesör David Lurie'nin mesleğinden oluşunu ve şehri terk etmek zorunda kalışını anlatıyor Utanç. Kızının çiftliğine bir süreliğine gitmeye karar veriyor ve orada dünyanın başka meselelerini de mercek altında buluyor.

İç içe geçen iki öykü bu;Lurie'nin kişisel öyküsü ve Afrika'da yaşanan ırk ayrımını korkunç bir saldırı ile birebir kendinde ve kızında yaşatan bir öykü.

Kendi isteklerinden ve dürtülerinden vazgeçmek, parçası olduğun topluma ayak uydurmaya çalışmak bazen düşündüğümüzden de zor gelir. Kitapta konu irdelenirken insan olmanın amacı da sorgulanıyor. Ve hep söylediğim şeyi bana yeniden kanıtlıyor:
"Doğrularımız, zamana ve şartlara göre değişiklik gösterebiliyor."
Kitabı çok beğendim dostlarım. Okumalarınızda mutlaka yer verin
Mutlu günler
Selam ve dua ile
232 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Böyle fazla bilinmeyen hazineleri okumak beni ayrı bir mutlu ediyor. Ilk önce bunu bir demeliydim. Evet kitabımıza gelirsek ; gayet açık , anlaşılır ve sade bir dili var. Bisiklet kazası geçirip, bacağı kesilen 60 yaşındaki Paul'ün, bacağı kesildikten sonra evine gelen bakıcısına aşık olduğunu sanması konu ediniliyor.Bakıcımız evli ve çocukları da var. Ayrıca damdan düşer gibi eve dahil olan yaşlı bir kadın yazar da olaya giriyor.( dedikodu anlatıyormuşum gibi hissettim:)) Neyse genel anlamda içinde güzel ders verici özellikler mevcut. Son olarak ise okuyunuz.:)
211 syf.
·5 günde·10/10
Herşeyin sorumlusu aslında Justin Torres. "Biz Hayvanlar"ı okuyalı günler oldu; ama unutmak ve etkisini kaybetmesini beklemek boşunaymış, geçmedi zira. Victor Hugo'nun Sefiller'ini okurken dahil olamamamın bir sebebi de Biz Hayvanlar olabilir. Bu durumu değiştiren Michael K. oldu.

Coetzee'nin Utanç adlı eserinden sonra, ilk okuduğum Demir Çağı ve yarıda bıraktığım Romancının Romanı adlı kitaplarını da düşünürsem, bu kitapların arasında en etkileyici ve eğer bir başyapıtı varsa yazarın o başyapıt olmaya en yakın olan eseri kesinlikle Michael K; çünkü herşeyden önce bu kadar siyasi bir anlatıyı böylesine etkileyici bir karakter çalışmasıyla kotarabilmek büyük bir maharet. Michael K. kitabın tanıtım yazısında söylendiği gibi -ve demek ki yazar için de önemli bir referans olan- Kafka'ya açık bir gönderme: kitap boyunca karşımıza inanılması zor bir yaşam mücadelesi çıkıyor. Hangi zamanlarda yaşandığını bilmediğimiz, hayali bir iç savaş yaşayan Güney Afrika'da diğer insanlara göre zekâca geri, annesini kaybettikten sonra yolunu şaşırmış, diğer insanlar gibi yaşamayan ama hayatta kalmaya çalışan saf bir insan olarak Michael K. yazarın ülkesine acı acı, sevgi duyarak yarattığı bir karakter: çölde bir umut, karanlıklar içerisinde ışıl ışıl bir küçük güneş gibi, bütün toplama ve çalıştırma kampları, bütün zor koşullara rağmen, tek başına kaçarak, yürüyerek, gizlenerek yaşamayı başardığı ve saklandığı bomboş bir çiftlikte kabak ekerek hayatta kalmayı becerebilen bir kimsesiz, bir yalnız Michael K. İnsanlar onu anlamayı beceremediği gibi, o da anlaşılması için onlara yardımcı olmuyor pek. Eser bu tür sıradışı kitaplarda belki karşılaşabileceğimiz duygusal sığlıkların hepsini es geçerek kendine özgü, gerçekçi, rahatsız edici dahi diyebileceğimiz bir sıkışmışlık duygusunu hissettirmeyi başararak hikâyesini nihayete erdiriyor. Coetzee'nin örneğin Utanç adlı çok beğenilen eseri Michael K.'nın yanında neredeyse basit bir anlatıya dönüşüyor. Kitaptaki dil ve anlatım, gerçekten çok iyi; olaylar çok değil, özellikle kitabın ilk bölümü, yani Michael'ın hikâyesinin hızlı başlangıcı ve ardından yavan, tekdüze, neredeyse olaysız devamı bu dili ve üslûbu da ağır ağır inşa ediyor gibi. Kitabın ikinci kısmında Michael'ın götürüldüğü kampta ona büyük ilgi duyup onu kurtarmaya çalışan adamın olduğu bölüm çok daha etkileyici, son bölümde ise yazar yine birinci bölümdekine benzer bir tarzda, yumuşacık bitiriyor hikâyesini.

Bir karakter yaratabilen her yazarın çıtayı iyi yerlere yükselttiğini ya da oraya işaretini koyduğunu düşünüyorum bir şekilde. Michael K. bütün o sıradanlığı, yavanlığı, kendi kendine yeterliği, kimsesizliği ile çok çok ilginç bir karakter ve bir yazarın kendi ülkesinin acılarına karşı sayfalara dökerek yaratabileceği en güzel hayallerden; ülkesini temsil eden tertemiz, mazlum bir ruh kesinlikle.

"Son olarak da şu bahçen..." derdim tıkanarak. "Çölün yüreğinde çiçeklenen, yaşam yiyeceğini sunan o kutlu, çekici bahçenin anlamını söyleyeyim sana. Şimdi ulaşmayı amaçladığın bahçe kamplar dışında hem hiç bir yerde hem de her yerdedir. Ait olduğun, kendini evsiz hissetmediğin tek yerin öbür adıdır. Hiçbir haritada olmayan, bildiğimiz yollardan hiçbirinin varmadığı, yolunu yalnızca senin bildiğin bir yer".

Michael K.'yı herkese öneriyorum.
264 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Merhaba;
Kitaba çok büyük bir beklenti ile başladım, sanırim bu nedenle çok fazla sevdigimi söyleyemicem.
Kitabın içerisinde ellili yaşlarinda iki evlilik gecirmiş bir karakterimiz ve baska bir kasabada yasayan onun kızı var.
Genel olarak bu iki karakter üzerinden utanç duygusunu ele almış yazar. İşlenen bazı suçlar var ve bu suç karşısında insanlarin sergiledikleri davranışları okuyorsunuz.
Benim sevmememin başlıca nedeni çok fazla taciz olayı olması ve insanlarin bu durum karşısındaki davranışları. Açıkcası bana çok gerçekci gelmedi. Hatta okurken kendimi yabancı bir film izliyormuş gibi hissettim. Çünkü bence sadece filmlere konu olacak kadar sıradışıydı.
Bu kimi insanın hoşuna gidebilir fakat ben okuduklarımda gercekcilik aradığım için çok sevemedim.
Kitaplığıma yeni bir yazar kazandıramadığım için üzgünüm.
Şimdiden herkese keyifli okumalar dilerim. Youtube kanalim için;
https://www.youtube.com/...YAdpca9gSpXaa33F04Cw

Yazarın biyografisi

Adı:
J. M. Coetzee
Tam adı:
John Maxwell Coetzee
Unvan:
Nobel Ödüllü Güney Afrikalı Romancı, Deneme Yazarı, Dilbilimci, Çevirmen
Doğum:
Cape Town , Güney Afrika, 9 Şubat 1940
John Maxwell Coetzee (9 Şubat 1940) şimdilerde Avustralya'da yaşayan Güney Afrikalı yazar ve akademisyen. Daha ziyade J.M. Coetzee olarak bilinir. 2003 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı.

Coetzee Cape Town'da doğdu. Babası avukat, annesi ise öğretmendi. Ailesi 17. yüzyılda ülkeye gelen ilk Hollandalı göçmenlerdendir. 

İlk yıllarını Cape Town ve Worcester'da geçirdi. Bu dönemi 1997 yılında yayımlanan kitabı Boyhood'da anlatır. Cape Town Üniversitesi'nde matematik ve İngilize okudu. 1960'da İngilizce bölümünden, 1961'de de matematik bölümünden mezun oldu.

1960'ların başında Coetzee Londra'ya taşındı. Bir süre IBM firmasında bilgisayar programcısı olarak çalıştı. Bu dönemdeki tecrübelerini sonradan Youth (2002) adlı kitabında anlatmıştır.

Doktorasını Teksas Üniversitesi'nde yaptı. 1971 yılına kadar New York Eyalet Üniversitesi'nde İngilizce ve edebiyat dersleri verdi. 1971 yılında ABD'de kalıcı oturma izni için başvurdu ancak Vietnam Savaşı karşıtı protestolardaki faaliyetleri dolayısıyla reddedildi. Sonrasında Cape Town Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı profesörlüğü yapmak üzere Güney Afrika'ya döndü. 2002 yılında emekli olduktan sonra Avustralya'da Adelaide'e yerleşti ve Adelaide Üniversitesi'nde araştırma görevlisi oldu. 2003 yılına kadar Chicago Üniversiesi'nde ders verdi. 6 Mart 2006 tarihinde Avustralya vatandaşı oldu. Romanlarının yanında Flamanca ve Afrikaan dillerinden tercümeler yapmıştır.

Yazar istatistikleri

  • 159 okur beğendi.
  • 1.513 okur okudu.
  • 42 okur okuyor.
  • 1.429 okur okuyacak.
  • 18 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları