Boş ver bunlara. Hep seni hayalliyorum. Korkunç... Nasıl
yanımdasın bilemezsin. Dicle’ye inerim sen, komşuya
giderim sen, tabağı tuttuğumda, buzu kırdığımda, uzak yakın
güzel bir hanım gördüğümde sen. En çok da mısrâ çekerken...
İstanbul’dan çağırıyorlar, küfrettim, sevmiyorum İstanbul’u,
dedim. Sahi, bir iki anıdan gayri beni bağlayacak bir yönü
yok. Anılara gelince, zaten yaşamamı onlara borçluyum.
Onlarsız edemeyeceğim besbelli. “Aydım yarı gecede.” Şüphesiz
namuslu çocuklar ama beni böyle bi tevir sevmelerini
istemiyorum. Sıkıntı veriyor. İnsan ya muhtaçlık, mecburluk
olmadan sevmeli yahut da benim senin gibi amansız,
vurgun... Yoksa sinirleri kuvvetli, zekâsı üstün, namus damarı
tıkanmamış herkesler sevilmeğe hak kazanır. Berbat bir şey
olur gibime geliyor. Düşün ki böylesi şeyler yasa, töre olmağa
da çok müsait karakterde. Aman Allah!
“Madem açık açık konuşuyoruz...” dedi Selda, “kendinizi fazla önemsemiyor musunuz? Siz herkesin onayladığı saygın bir alandasınız da, oradan Şebnem’e merhamet gösteriyor, onu bağışlıyor gibisiniz. Durduğunuz yerin doğru olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz? Onu bağışlamak sizin haddiniz mı?”