Kenar mahallelerin İstanbulluya sunduğu güzellik ise, yıkıntı halindeki şehir surlarında ya da çocukluğumda olduğu gibi, Rumelihisarı'nın ya da Anadoluhisarı'nın duvarları ve kuleleri üzerinde otlar, yeşillikler, sarmaşıklar, hatta ağaçlar bittiği zaman belirir. Bu güzellik daha çok kenar mahalledeki kırık dökük bir çeşme, boyası dökülmüş yarı harap eski bir konak, yüz yıllık bir gazhane binasının yıkıntıları, yarı yıkık bir cami duvarı, iyice eskiyerek siyahlaşmış ahşap duvarlarla sarmaşıkların, çınar ağaçlarının özel birleşimlerinde, rastlantısal olarak ortaya çıkar. Benim çocukluğumda arka mahallelerde yapılan herhangi bir gezinti, durup resme bakar gibi insanda bakma isteği uyandıran bu çeşit "pitoresk" güzellikleri o kadar çok gösterirdi ki, bunlara bir noktadan sonra rastlantısal demek de yanlış olurdu: Bugün çoğu yok olmuş bütün bu hüzünlü yıkıntılar benim çocukluğumda Istanbul'un ruhuydu. Ama yıllar sonra, o zamanlar şehrin ruhu olduğunu söyleyebildiğim şeyin "keşfedilmesi", güzel olduğuna,
"temel bir nitelik" olduğuna karar verilebilmesi, içinde rastlantılar ve pek çok tepkiler olan çok dolambaçlı bir yoldan gerçekleşmiştir.