Oradaki manzaranın afallatıcı güzelliğinin farkına varıp hayranlıkla tadını çıkarsın diye arkadaşlarının Hegel'i Alp dağlarına sürüklediği anlatılır. Rivayete göre karşısına çıkan bu yüce manzara karşısında Hegel'in ağzından tek bir laf çıkmıştır: Es ist so (Buymuş demek; neyse o). Bu Lacan'ın çok hoşuna giderdi. Es ist so; bu güzel dağlar hakkında söyleyecek başka bir şey yoktur. Onları gerçekten bilmek imkânsız olduğu için değil, ortada bilinecek herhangi bir şey olmadığı için.
"Ben daima doğruyu söylerim.
Doğrunun tamamını değil, çünkü tamamını söylemek mümkün değildir. Tamamını söylemek maddi açıdan imkânsızdır: Sözcükler kifayetsiz kalır. Ama tam da bu imkânsızlık yoluyla gerçeğe tutunur hakikat" (Lacan 1990, 3). Ve "hakikatin gerçeğe tutunduğu" bu nokta tam da biçimselleştirmede söz konusu olan noktadır.
Biçimselleştirme Gerçeğe dair bir hakikat değildir, (hakikat boyutunu ayakta tutan) sözün Gerçeğe dolandığı noktaya ilişkindir.
Sözcükler üzerimden geçerken kendi üstümdeki mülkiyetimi dile feda ediyorum.
Elbette bu hem kudretli hem de mahvedici bir yol. Anlattıkça mahvolabilirim. Anlatmak kendini dinlemektir çünkü. Dinledikçe kendimi yıkabilirim. Bir de üstüne, anlaşılmadan işitilmek dıye bir şey var, çiğnemeden yutulan bir lokmaya dönüşebilirım.
Bu yutulma korkusuna karşın, kökünü bilmediğim bir arzu yüzünden, huzurunuzdayım.