Onunla bir çöp bidonunun başında tanıştım; çekingen, utangaçtı. Aç olduğu her halinden belliydi, yine de çöpü karıştırıp karıştırmamakta kararsızdı. Belki kendine yakıştıramıyor, büyük ihtimalle de çöpü karıştırma önceliğinin bana ait olduğunu düşünüyordu. Kapkara gözlerinin feri sönmüş, omuzları çökmüş, dudakları çatlamıştı. Çöpten bulup çıkardığım ilk yiyeceği ona uzattım; tereddüt etti, gözleri doldu, boğazı düğümlendi. Kim bilir, uzun yıllardır ya da hayatında ilk defa bir yabancı ona, minik de olsa bir iyilik yapıyordu ve sanki bunun gerçek olduğuna inanamıyor gibiydi.
Ekmek; Kürtçe, Farsça ve Osmanlıca'da "nan"dır. Bugün Türkçe'de ekmeğe nan denmez ama ekmeğin kıymetini bilmeyene "nankör" denir. Verdiğim mısır ekmeğinden ısırırken onu adeta incitmemeye çalışıyordu, belli ki "nan"ın kıymetini biliyordu, "nankör" değildi yani. O ekmeği bitirinceye kadar birkaç parça yiyecek daha tutuşturdum eline; ilk defa gülümsedi, bembeyaz dişleri yüzünü aydınlattı. Birbirimizin dilini konuşamıyorduk, ancak iyiliğin evrensel diliyle anlaşmak zor değildi.
İnsanın direnç noktaları kırınca hayatında mücadelenin de isyanında anlamı kalmıyor. Hatıralar bile birer b silik hayale dönüşüyor. Normalleşiyor insan yani türünün en tehlikesine dönüşüyor: gamsız, tasasız, vurdumduymaz.
Hayat böyle gelgitli, inişli çıkışlı mıdır hep? Arus'un olmadığı bir dünya çok boş, anlamsız geliyor artık. Bir gün geçer mi, normale döner miyiz, diye soruyorsun. Ya normal olan buysa, öteki yaşamların, aşksız geçen her hayatın içi boş ve anormalse? Neyi, kimi ölçü alacağız ki? Yeryüzünün ve tarihin bütün ölçüleri eninde sonunda gelip yüreğimizde tartılmıyor mu? İnsanın tek ölçüsü yine kendi yüreğidir herhalde.