Çalmanın günah olduğu besbelli değil miydi, ya adam öldürmek, bir kadının namusunu kirletmek, adaletsiz davranmak, bir insanoğlunu dövmek suç değil miydi? Dahası, itaat etmenin, ülkesini sevmenin bir görev olduğunu kim yadsıyabilirdi ki? Allah aşkıyla hükümdar aşkı bir ve bütündü.
Babam, cahil, yoksul bir köylü olan babam, yaşamı hakkında çok az şey bilirdi. Ürün nasıl yetiştirilir, düş manın zehirlediği sığır ölmeden pazara nasıl ulaştırılır; henüz vakit varken bakire kızı başlık parasına nasıl satılır; ürün olgunlaşır olgunlaşmaz komşudan atik davranılıp nasıl çalınır. Kahyanın önünde nasıl iki bük lüm durulup eli öpülüyormuş gibi yapılır. Karı nasıl dö vülür, anasından emdiği süt her gece nasıl burnundan getirilir...
Yüreğime, bedenime, tuhaf bir ağırlık çökmüştü; bacakların tutmaz olmuştu. Tüm dünyanın ağırlığından daha ağır bir duyguydu bu; toprağın üstünde duracağıma altında bir yerlerde gömülüydüm sanki. Gökyüzünün rengi değişmiş, toprak gibi kara olmuştu ve olanca ağırlığıyla üstüme çöküyordu.
Bu duyguyu yıllar önce de tatmıştım. Beni sevmeyen birine aşık olmuştum. Kendimi reddedilmiş hissediyordum; beni terkeden yalnızca o, koca dünyadaki milyonlarca insandan yalnızca biri değildi; bütün canlıları ve nesneleriyle koca dünyanın kendisiydi.
Düşünün zalimler!
Sizler de bu küçük çocuğun çevrilen benzer sayfalarından çıkıp geldiniz. Sizin de anneniz okuldaki ilk telaşınızı gözlerindeki kucaklayan parıltılarla paylaştı. Annenizin acıyla titreşen ellerinde sadece bir fotograf olarak kalmak ister misiniz?
Yararsız bir soru biliyorum! Zalim: Sevmeyi anlayamamış bir yabancıdır kendine. Annenin bir parçasını öldürebilmek çocukluğunu hatırlayamayanların belleksiz ölüşleridir.
Kar yağıyor. Durmadan. Rüzgarı oynayışına çağırarak. Kar yağıyor kimsesizler mezarlığına da. Oysa hangi kar, evlatsız bırakılmış bir annenin yüreğini ağartabilir?