İnsanlar duyularının yetersizliği nedeniyle nesnelerin sayısız niteliğinden ancak sınırlı bir bölümünü algılayabilirler. Biz görme duyusuna sahip olduğumuz için nesneler renklidir; yüzlerce duyguya sahip olsaydık, kim bilir başka ne sıfatlara layık olacaklardı? (Syf. 248)
Sizin hayatınızdan birileri gitti mi? Siz hiç çok sevdiğinizi gidince anladığınız ayrılıklar yaşadınız mı? Yaşadıysanız çok daha iyi anlarsınız Albertine' in gidişini. Yaşamadıysanız, birini kaybetmek ne demek satır satır betimlenir kafanızda bu kitapla birlikte. Betimleme sanatının duyguları anlatmak için ustaca kullanıldığı bu kitabı okurken, aşkın keder hali kalıyor daha çok yüreğinizde. Birini kaybetmenin ağırlığını yaşarken, nasılsa dönecek umuduyla beklerken birden hiç dönmeyeceğini, dönemeyeceğini çünkü ölümün hep bilinen ama hiç düşünülmeyen gerçekliğiyle yüzleşmenin gerekliliğini hissedeceğiniz bir hikaye. Neden gittiğini hiç bilmeyeceğiz, sevip sevmediğini hiç bilemeyeceğiz. Duyularımız yetmeyecek neler yaşandığını başka bir açıdan görmeye. Yalnızca tahminler yürütüp acımızı hafifleteceğiz ve zamanla artık eskisi gibi olamayacağımız, zamanın bedenimizi değiştirdiği gibi benliğimizi kökünden değiştirecek olan o unutuşa yol alacağız. Her şey bittiğinde merak, aşk, tutku, keder ve daha onlarca duygu eski kimliklerimiz olacak. Ölüm yalnızca bedende değil ruhta da gerçekleşen bir eylem olacak. Ruhta gerçekleşen ölüme "unutuş" diyecekler. Size eskisi gibi hissettirmeyen her şey ve herkes unutulmuş ve siz parça parça var olan yekpare bir ölü olacaksınız.
"Mademoiselle Albertine gitti" "benim nazarımda bir hiç olduğunu zannettiğim şey, demek ki aslında bütün hayatım, her şeyimdi. İnsan kendini ne kadar az tanıyor!" (Syf. 7) Değil mi?