Kitabı okurken kendimle tam olarak bağlantı kuramadım. Çünkü anlatılanlar, yaşadığım duygular değildi. Ama şunu fark ettim: İnsan stres dönemlerinde depresyona daha yatkın oluyormuş. Stresi atlattıktan sonra anlıyormuşuz bazı şeyleri… Ben de yaşadım.
Kendimi kitabın içeriğiyle birebir özdeşleştiremesem de içindeki farkındalıklar beni sık sık “Evet, doğru…” demeye itti. Mesela kelimelerin gücüne o kadar inanırım ki… Kadınlar için yıkıcı görülen, “doğurganlığımı kaybediyorum” düşüncesiyle hem psikolojik hem bedensel bir çöküşe dönüşen bir sürece bambaşka bir yerden bakıyordu. “Regl kapanışı” değil, “bir dönemin bitişi” demeliyiz diyordu.
“İntihara neden özgür ölüm demiyoruz?” diye sorarken buluyor insan kendini. Arkada kalanların acısı tarif edilemez belki ama yaşayan için hayat ne kadar zordu? Belki de kendi içinde bir kurtuluştu…
En iyi okullara gitsek de, bir alanda dehşet şekilde uzmanlaşsak da hata yapabileceğimizi gösteriyor. Hata yapmanın insani bir duygu olduğunu hatırlıyorum, çok hata yapmama rağmen üstelik ne ara en büyük korkumuz bu oldu? Başaramamak aslında en büyük gelişim değil miydi?
Mesela Sehee empati kurmayı reddedenlerdenmiş. Ben ise her şeyle empati kuran, bir olayı sanki kendim yaşamış gibi üzülen biriyim. O, yaşamayı insanlarla iletişim kurarak keşfetmiş; ben ise aşırı empati kurduğum için kendimle zaman geçirerek çözüm bulmuşum. Duygunun aşırı uçlarda yaşanması insanın hayatını nasıl etkiliyormuş? İyi ya da kötü duygu yok, bizi ne kadar etkilediğiyle alakalıymış aslında her şey...
Beni en çok etkileyen yer ise üç minik köpek sahiplendiği ve birinin 15. yaşına tanıklık ederken söylediği cümleydi:
“Bir canlının ölümünü görmek için çok gencim.”
17 yaşımdan beri insan ölümleri görüyorum. Daha birkaç hafta önce, ömrüme ömür katan, varlığıyla