Ayşe çevik

Kurumuş, kadid olmuş et parçası gibi tabiat mıhına asılıp kalmış kişinin canı, sebeplere bağlanmıştır; bundan ötesini göremez! (...) Şekilden şekile girer ruh, yaşadığı o geniş yeгyüzünde, yeniden yeniye, apaçık başka bir âlem görür. Fakat sen bir sıfata b ürünür de donar kalırsan, bulunduğun yer cennet olsa, orada cennet ırmakları aksa, orası sana kupkuru, çirkin bir ova gibi görünür... (Hz. Mevlâna, Cevahir-i Mesneviyye, cilt 1, s. 299, çev. Ş. C.)
Sayfa 247·Kitabı okudu
Reklam

Ayşe çevik

, bir kitap okudu
Puan vermedi·280 syf.·
34 günde okudu
·
2026 23. kitabı
Mustafa Tekin
0/10 · 2 okunma
Allah bizden bağımsız bir hakikat olarak merkezi konumdadır. Ancak bu sadece insana bir dışarıdanlık değil, içsel ve deruni bir varlık boyutu da katmaktadır. Post/modernlik hakikati parçalayarak kaybederken, insanı pusulasız ve yersiz yurtsuz bırakmaya çalışmaktadır. Öte yandan açık ve örtük biçimde ve rafine yöntemler kullanarak gücün (kapitalistleşen uluslararası gücün) mutlak egemenliğini ilan ederek insanı zayıflatmak ve elinden enstrümanlarını almaya çalışmaktadır.
Sayfa 297·Kitabı okudu
Muhammed Esed 1926 yılının sonbaharında bir gün Berlin metrosunda seyahat ederken, gördüğü yüzlerin istisnasız derin ve gizli bir acıyla kasılı olduğunu müşahede eder. Duyduğu sarsıntıyı yanında bulunan Elsa'yla paylaşır. Elsa şaşkınlıkla "Cehennem azabı çekiyorlar sanki... Acaba kendileri bunun farkın da mı?" diyerek onu tasdik eder. Esed, bu acıları insanların gerekçesiz, inançsız ve fasılasızca refah peşinde koşmalarına bağlar. Eve döndüklerinde, masada açık kalmış Mushafı görür. Kapatıp kaldırmak için uzandığında gözü Tekasür Süresi'ne ilişir Birden sürenin o gün metroda yaşadıklarının tam bir yansıması olduğunu hisseder ve şöyle düşünür: "Bütün çağlarda insanlar tamahı, açgözlülüğü tanımışlardır ama tamah ve açgözlülük başka hiçbir çağda bugün olduğu kadar ciğer sökücü bir hırs halinde kendini açığa vurmamıştır... Ifrit insanların boyunlarına binmiştir, kamçısını tam yüreklerinin başına indirir ve uzaklarda alayla göz kırpan, yalancı hedeflere doğru dehler onları..." Ne kadar hikmetli olursa olsun bir insan, yirminci yüzyıla özgü bu acılı koşuyu kendiliğinden bilemezdi. Böylesine hâkim bir perdeden, böylesine apaçık bir üslupla dile getiremezdi. Hayır, Kur'an'da konuşan, Hz. Muhammed (as)'in sesinden daha güçlü, daha yüksek bir sesti ve bütün zamanları aşarak ulaşıyordu insanın kulağına... Esed bu olaydan kısa bir süre sonra Elsa ile birlikte Müslüman olduğunu açıklar. Böylece on dokuz yaşındayken görüp çoktan unuttuğu bir rüya tecelli etmiş olur: Bu rüyada Esed, içinde bulunduğu bir metro treninin yeraltından çıktıktan sonra saplandığı, sonsuz ufuklu bir batakta, az ötede çökmüş duran ve kendisini beklediğini hissettiği, yüzü örtülü, kısa kollu harmanili binicisi olan bir devenin terkisine binerek saat, gün, ay, kısaca zaman kavramını yitirecek kadar uzun bir
Sayfa 183·Kitabı okudu
Ana babalarımıza ve yakın çevremize duyduğumuz sevgi yüzünden onların doğrularını, gerçekte olmasa bile, doğru kabul ederiz. Böylece müşterek gerçeklik oluşur. Sosyalleşme süreci esnasında "damlacık", sanki kendinden daha büyük bir su birikintisi içerisinde, geldiği yerin (akl-ı küll, tevhid alemi) özlemini gidermek ister. Mesela aile içi sevgi durumlarında, kişi beklediği kabul ve sevgiyi yakınlarında bulamazsa, civarındaki en yakın "su birikintilerine" yönelir. Bunlar alt gruplar, çeteler, spor kulüpleri, politik oluşumlar, dernekler, moda/trend akımları, sözde maneviyat yolları ve sayısız benzerleri olabilir. Bireyin, kendi değerlerinden feragat edip içinde yok olmak istediği her yönelim, aslında damlanın kopup geldiği denizi aramasıdır. Tarihte örneklerine tanık olduğumuz gibi, bazen bir millet yekvücut halinde bir ideolojiyi din olarak benimseyip toplumsal bir histeri yaşayabilir. Bireysel çaresizlik, milli birliğin içinde yok olup gider. En zayıf damlacık bile kendisini derya gibi hisseder.
Sayfa 130·Kitabı okudu
Reklam