"balon" nasıl sõner diye tefekküre daldım. Hayır hasenat yapmak bana çıkar yol gibi göründü. Bu kez tutku halinde hayır işlerine yöneldim. Köyler tarandı. Fakir çocuklar ameliyat ettirildi, okutuldu. Büyük şehirlerdeki varoşlar gezildi. Aileler için etkin yardım programları devreye sokuldu. Vakıflar kuruldu. Bu kez de "yardım meleği" alt kişiliği devreye girmişti. Meğer bu arada fark ettirmeden bizim "balon" şişmeye devam ediyormuş! Bir gün İstanbul'da bir taksiciden aldığım hayır dersi sayesinde patlayıverdi! Adamcağız, o Istanbul trafiğinde ekmek parası için binbir meşakkatle direksiyon sallarken tasarruf ettiği parayla Yüksekkaldırım'dan kimsesiz çocuklar için alışveriş yapıyor ve yurtlara dağıtıyordu. Hafta sonu tatillerinde kendi çocuklarını mesire yerine götürmekten feragat ederek bu tasarrufu sağlıyordu. "Zaten yazın Samsun'a kōye gideceğiz, orada temiz hava alırlar" diyordu. Bir düşündüm, benim bütün varlığım içerisinde bana ve çevreme büyük görünen hayırlar, bu adamcağızın fedakârlığı yanında bir hiç hükmündeydi. Doğrusu neydi sorularını sorarken, içinde bulunduğum yaman çelişkiyi, gönlümü uzaktan okuyarak fark eden bir "Bilen"in, "Hata da yapsanız hayırlara devam edin" demesiyle aşmaya çalıştım. Hâlâ da çalışıyorum...
Sevgili mal verene, altın bağışlayana kendini öptürmez. O aşk derdi ile sararıp solan gerçek aşka yanağını uzatır.
(Hz. Mevlânâ, Dīvān-ı Kebir'den Seçmeler, cilt 1, s. 306, çev. Ş.C.)
İşte böyle bir "yokluk" durumunda Hz. Mevlânâ bana gerçek yokluktan söz etti.
Totaliterlik "afak"dan değil, "enfüs"den sağlandı. Görünüşte postmodern durumda insan seçimlerini özgürce yapan bir varlık olarak ortaya çıkmaktaydı. Ancak bu süreçte yaşanan önemli değişimleri burada hatırla(t)malıyız. Küreselleşme bu değişimin temel çatısıdır. Bu süreçte ekranlar insanları birebir dünyaya bağladılar.Bunun bir anlamı küresel iktidarın bilgiyi dolayımlaması ise, diğer anlamı insan üzerinde tüm yöntemleri kullanarak propaganda yapmasıdır. Propagandaya maruz kalan insanlar seçim yaptıklarını zannetmekte; ancak propagandanın yükselttiği trendleri takip etmektedirler.
İkincisi, küreselleşme ile ulus aşırı sermaye ve kapitalizm başka bir boyut kazanmıştır ki, parayı veren hakikati belirlemektedir.
Üçüncüsü ise, tüm bu mekanizmalar postmodern seküler cemaatsel ağlar yaratmış ve insana yeni aidiyet adresi olarak da burayı göstermiştir. Tam da bu dönüşümler sürecinde artık din de totaliterlikle eşitlenmektedir. Ancak post/modern dünyanın yarattığı şey bir başka dinsel formdur.
Bu dönüşüm sürecinde yaşanan en önemli kırılma; herhålde insanın kendisini koruyacak merhametli Tanrı'yı kaybetmesi olmuştur.
Emanet sahibi [Allah] bize verdiği emanetlerin en değerlisini değil, tersine değersizlerini geri almakla bize büyük lütufta bulunmuştur. Öyleyse onun kıymetli emanetleri üzerimizde devam ettiği için çok mutlu olmalı ve geri aldıklarına üzülmemeliyiz. Hatta verdiklerinin hepsini geri alsaydı yine de üzülmememiz, tersine mutluluk duymamız gerekirdi. Çünkü bizim o duruma sevinmemiz ona karşı şükrümüzün ve ona olan sevgimizin bir ifadesi sayılır. Ayrıca O, hiçbir elin uzanamadığı en değerli ve en çok nimetini bizde bırakmıştır. O halde Allah'ın bizden aldıklarının kalmasını istesek bile kendimize dönüp şöyle demeliyiz:
Allah en az ve değersiz nimetlerini aldıysa, mademki ruhumuz bākidir, öyleyse en çok ve en değerli olanını bırakmıştır.