Ne zaman hayatın monotonluğundan kurtulmak, başka dünyaları keşfetmek istesem, kitaplığımda gözlerimi geziye çıkartırım. Ve o gezi hep Stefan Zweig'in kutsal köşesinde son bulur.
Zweig'in inanılmaz kişilik analizleri,derin ve olağanüstü gözlem gücü kitaplarının sayfasına yansımıştır. Çoğu zaman neden normal akışı beklemeyip hayatını sonlandırdı diye hep sorsam da savaşların olduğu bir dönemde yaşamış olmasının etkisini de unutmamak gerek.
Onun hayatını kendi eliyle sonlandırması ve eşini de bu yola sürüklemesi beni derinden etkiledi. Sevdiğim yazarların yaşamlarını hep merak ederim. Zweig bu açıdan benim için farklı bir yerde, bu yüzdendir ki hangi kitabını okusam ona olan saygım bir kat daha artıyor.
Gelelim Amok Koşucusuna Amok Koşucusu nedir?
Amok Koşucusu: Endonezya kültüründen gelmektedir. Sarhoşluk veya durdurulmaz öfke durumu, bundan etkilenen birinin gözü hiçbir şey görmez düz bir yolda durmadan koşar, bu sırada karşısına çıkan ne varsa elindeki hançerle onu yere indirir.
Okuduğum yayın gereği kitap ince ve iki faklı öyküden oluşuyordu. Bu yüzden Amok koşucusunu tekrar okuyacağım.Hikaye bir gemide iki yabancının sohbeti ile başlar ve.. İlk hikayede Avrupa'dan Hindistan'a giden ve orada uzun yıllar doktorluk yapan bir adamın (Kitapta karakterlerin isimleri geçmiyor adam, kadın diye bahsediliyor.) günün birinde beyaz ve esrarengiz bir kadın çıkar. Doktordan gizli bir istekte bulunur. Kadından çok etkilenen doktor Özellikle kadının kendine güvenen kibirli ve soğukkanlı tavrı karşısında öfkelenir ve kendisin bir isteğini yerine getirmesini ister.Kadın teklifi reddederek çekip gider gizemli halinden etkilenen doktor kadına yardım etmek için takıntılı hale gelir. Kadının arkasından bir Amok koşucusu gibi koşar. Hikayenin sonunda asıl duygunun ne olduğunu Zweig