Caneyyy

Caneyyy
@Canann09
Ne kadar da asildir;neşeli kalplerle neşeli şarkılar söyleyen o kasvetli kalp.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
O, güçlü doğmadı… ama hayat, onu hep yalnız bıraktı. Ağlamayı içine, umudu sessizliğe sakladı. Her defasında dizlerinin üstüne çöktü ama ayağa kalkmak için kimseye el uzatmadı. Çünkü kimse yoktu. Yalnız savaşmayı öğrendi… bu yüzden hiçbir fırtına onu korkutmuyor artık. Çünkü hiçbir zaman seçeneği olmadı. Kalbinin ortasında yanmaya devam eden bir ateş var — oradan doğdu. O, pes etmenin ne olduğunu bilmeyen bir ruh… Anka kuşu gibi küllerinden yeniden doğan. Sırf bir adam onu istiyor diye kendini sunmaz, sırf biri onun gücünü “çekici” buldu diye teslim olmaz. O, yürek ister… saygı, nezaket, duruş ister. Çünkü o ne olduğunu, ne verdiğini çok iyi biliyor. Bu yüzden de sıradanlıkla yetinmiyor. Sen onu evcilleştiremezsin. Çünkü o tek başına yemek yemekten korkmaz. O, sadece bir kadın değil… kendine yeten bir kadın. Ve sen hâlâ onun neden eğilmediğini merak ediyorsan... anlayacak kadar derinleşmemişsin demektir. Ruhsal Rehber
Bir insanın size verebileceği en kıymetli şey ," çabası " dır.. Sizi mutlu etme çabası , Üzmeme çabası , Kırdıysa tamir etme çabası , Size ulaşma çabası, veyahut ilişkisini kurtarma çabası. Ne diyordu şair; Telafi edilemeyecek şeyler yaşamadık , ben senin çabasızlığına kırgınım..
Bedenler karşılaşır, ama yalnızca ruhlar tanışır. Her insan, farkında olsa da olmasa da, kendi frekansını taşır. Ve bazı frekanslar, birbirine dokunduğunda zihin susar, ruh konuşur. Aşk; iki ruhun birbirine ait olması değil, birbirine iyi gelmesidir. Ve ruhun huzur bulduğu kişi, senin frekansındadır. Gerçek aşk, iki kişinin değil; iki enerjinin dansıdır.
NEYE TUTUNURSAN ONUNLA SÜRÜKLENİRSİN
Bazı insanlar vardır; kimse onları zorlamaz ama yine de bir şeye sıkı sıkıya tutunurlar. Bazen bir ilişki olur bu, bazen bir iş, bazen de çoktan tükenmiş bir hayal. İçten içe yorar, tüketir, mutsuz eder ama bırakmak hep ertelenir. “Biraz daha dayanayım”, “belki düzelir”, “ya yalnız kalırsam” gibi iç seslerle kendini o ipte tutmaya devam eder insan. Oysa kimse onu bağlamamıştır. Kanca yoktur. Zorlayan yoktur. Sadece kendi tutuşu vardır. Eskiden Japon balıkçılar ahtapot yakalamak için bir tavuk ayağını ipe bağlayıp denize atarlarmış. Ahtapot gelir, ayağı yakalarmış. Balıkçı ipi biraz çeker, ahtapot daha da sıkı tutarmış. Çekildikçe sıkılaşan bu tutuş, sonunda onu teknedeki kafese kadar sürüklermiş. Ahtapot en başından beri serbestti aslında. Kanca yoktu. İsterse bırakabilirdi. Ama bırakmadı. Hayatta da böyle değil mi? Bizi en çok yoran şeyler, çoğu zaman bırakmayı bilmediklerimizdir. Zihnimizde kurduğumuz “bunu yapmalıyım”, “buna katlanmalıyım”, “yoksa değerim azalır”, “elâlem ne der” gibi inançlara asıldıkça, artları sıra sürüklenip gideriz. Ve içimizden bir ses “bırak artık” dese de, ipi daha sıkı tutarız. Hastalarımla çalışırken bu sahne sık sık gözümde canlanır. Kimi zaman sadece fark ettirmek bile yeterlidir: “O ipi sen tutuyorsun. İstersen bırakabilirsin.” Duygularımız ne derse desin, hangi hikâyeyi anlatırsa anlatsın, eylemi seçme özgürlüğümüz hep elimizdedir. Bazen acıyla, bazen kaygıyla ama yönümüzü kendimiz belirleyerek yaşamayı öğrenebiliriz. Çünkü çoğu zaman gerçek özgürlük, tutunduğumuz şeyi bırakmakla başlar.