Bazı insanlar vardır; kimse onları zorlamaz ama yine de bir şeye sıkı sıkıya tutunurlar. Bazen bir ilişki olur bu, bazen bir iş, bazen de çoktan tükenmiş bir hayal. İçten içe yorar, tüketir, mutsuz eder ama bırakmak hep ertelenir. “Biraz daha dayanayım”, “belki düzelir”, “ya yalnız kalırsam” gibi iç seslerle kendini o ipte tutmaya devam eder insan. Oysa kimse onu bağlamamıştır. Kanca yoktur. Zorlayan yoktur. Sadece kendi tutuşu vardır.
Eskiden Japon balıkçılar ahtapot yakalamak için bir tavuk ayağını ipe bağlayıp denize atarlarmış. Ahtapot gelir, ayağı yakalarmış. Balıkçı ipi biraz çeker, ahtapot daha da sıkı tutarmış. Çekildikçe sıkılaşan bu tutuş, sonunda onu teknedeki kafese kadar sürüklermiş.
Ahtapot en başından beri serbestti aslında. Kanca yoktu. İsterse bırakabilirdi. Ama bırakmadı.
Hayatta da böyle değil mi? Bizi en çok yoran şeyler, çoğu zaman bırakmayı bilmediklerimizdir. Zihnimizde kurduğumuz “bunu yapmalıyım”, “buna katlanmalıyım”, “yoksa değerim azalır”, “elâlem ne der” gibi inançlara asıldıkça, artları sıra sürüklenip gideriz. Ve içimizden bir ses “bırak artık” dese de, ipi daha sıkı tutarız.
Hastalarımla çalışırken bu sahne sık sık gözümde canlanır. Kimi zaman sadece fark ettirmek bile yeterlidir: “O ipi sen tutuyorsun. İstersen bırakabilirsin.”
Duygularımız ne derse desin, hangi hikâyeyi anlatırsa anlatsın, eylemi seçme özgürlüğümüz hep elimizdedir. Bazen acıyla, bazen kaygıyla ama yönümüzü kendimiz belirleyerek yaşamayı öğrenebiliriz.
Çünkü çoğu zaman gerçek özgürlük, tutunduğumuz şeyi bırakmakla başlar.