Caneyyy

Caneyyy
@Canann09
Ne kadar da asildir;neşeli kalplerle neşeli şarkılar söyleyen o kasvetli kalp.
Bir insanın size verebileceği en kıymetli şey ," çabası " dır.. Sizi mutlu etme çabası , Üzmeme çabası , Kırdıysa tamir etme çabası , Size ulaşma çabası, veyahut ilişkisini kurtarma çabası. Ne diyordu şair; Telafi edilemeyecek şeyler yaşamadık , ben senin çabasızlığına kırgınım..
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Bedenler karşılaşır, ama yalnızca ruhlar tanışır. Her insan, farkında olsa da olmasa da, kendi frekansını taşır. Ve bazı frekanslar, birbirine dokunduğunda zihin susar, ruh konuşur. Aşk; iki ruhun birbirine ait olması değil, birbirine iyi gelmesidir. Ve ruhun huzur bulduğu kişi, senin frekansındadır. Gerçek aşk, iki kişinin değil; iki enerjinin dansıdır.
NEYE TUTUNURSAN ONUNLA SÜRÜKLENİRSİN
Bazı insanlar vardır; kimse onları zorlamaz ama yine de bir şeye sıkı sıkıya tutunurlar. Bazen bir ilişki olur bu, bazen bir iş, bazen de çoktan tükenmiş bir hayal. İçten içe yorar, tüketir, mutsuz eder ama bırakmak hep ertelenir. “Biraz daha dayanayım”, “belki düzelir”, “ya yalnız kalırsam” gibi iç seslerle kendini o ipte tutmaya devam eder insan. Oysa kimse onu bağlamamıştır. Kanca yoktur. Zorlayan yoktur. Sadece kendi tutuşu vardır. Eskiden Japon balıkçılar ahtapot yakalamak için bir tavuk ayağını ipe bağlayıp denize atarlarmış. Ahtapot gelir, ayağı yakalarmış. Balıkçı ipi biraz çeker, ahtapot daha da sıkı tutarmış. Çekildikçe sıkılaşan bu tutuş, sonunda onu teknedeki kafese kadar sürüklermiş. Ahtapot en başından beri serbestti aslında. Kanca yoktu. İsterse bırakabilirdi. Ama bırakmadı. Hayatta da böyle değil mi? Bizi en çok yoran şeyler, çoğu zaman bırakmayı bilmediklerimizdir. Zihnimizde kurduğumuz “bunu yapmalıyım”, “buna katlanmalıyım”, “yoksa değerim azalır”, “elâlem ne der” gibi inançlara asıldıkça, artları sıra sürüklenip gideriz. Ve içimizden bir ses “bırak artık” dese de, ipi daha sıkı tutarız. Hastalarımla çalışırken bu sahne sık sık gözümde canlanır. Kimi zaman sadece fark ettirmek bile yeterlidir: “O ipi sen tutuyorsun. İstersen bırakabilirsin.” Duygularımız ne derse desin, hangi hikâyeyi anlatırsa anlatsın, eylemi seçme özgürlüğümüz hep elimizdedir. Bazen acıyla, bazen kaygıyla ama yönümüzü kendimiz belirleyerek yaşamayı öğrenebiliriz. Çünkü çoğu zaman gerçek özgürlük, tutunduğumuz şeyi bırakmakla başlar.
Helen Mirren bir gün şöyle demiştir: “Biriyle tartışmaya başlamadan önce, kendine şunu sor: Bu kişi, farklı bir bakış açısını anlamak için entelektüel olarak yeterince olgun mu? Çünkü eğer değilse, bunun hiçbir anlamı yoktur.” Her tartışma senin enerjini hak etmez. Bazen, kelimelerinin ne kadar net olduğunun önemi yoktur, diğer kişi seni anlamak için değil, sadece tepki vermek için dinler. Kendi dünya görüşüne hapsolmuş olan biri, başka bir bakış açısını göz önünde bulundurmayı reddeder ve bu mücadeleye girmek sadece seni tüketir. Yapıcı bir konuşma ile verimsiz bir tartışma arasında fark vardır. Gelişimi ve anlayışı değerli bulan açık fikirli biriyle konuşmak, katılmasanız bile zenginleştirici olabilir. Ama kapalı fikirli biriyle mantıklı bir şekilde tartışmaya çalışmak, sadece kendi inançlarının ötesini görmek istemeyen birine konuşmak gibidir. Bir duvara konuşmak gibidir. Ne kadar mantıklı veya doğru bir şey söylersen söyle, söylediklerini ya çarpıtacak, küçümseyecek ya da reddedecektir, çünkü doğru olduğunu düşündüğü için değil, sadece başka bir gerçekliği kabul etmeye hazır değildir. Olgunluk, bir tartışmayı kazanmakta değil, bir tartışmanın yapılmaya değip değmediğini anlayabilme yeteneğindedir. İç huzurunun, fikrini değiştirmeyecek biriyle bir şey kanıtlama gerekliliğinden daha değerli olduğunu anlamaktır. Her savaş yapılmaya değmez. Herkes senin açıklamanı hak etmez. Bazen, yapabileceğin en güçlü hareket gitmektir. Çünkü söyleyecek hiçbir şeyin olmadığı için değil, bazı kulakların duymaya hazır olmadığını bildiğin için. Ve o yük, sana ait değildir.