Cansu Biray

Cansu Biray
@CansuBiray
Anneler yaratılmışların en güzelidir
Ben dünyaya gözlerimi ilk açtığımda, sadece sımsıcak bir kucak bulmadım; güvenli bir yuva buldum, bir vatan gördüm. Sevgi, şefkat, merhamet dolu bir yüz gördüm. O annemdi. Çocukken onu sadece anne sanırdım. Meğer evimizin çatısıymış. Kışa karşı duvarı, karanlığa karşı kandili, yokluğa karşı bereketiymiş. Bir evde saatler bile annenin ritmine göre çalışırmış. O kalkınca sabah olur, o sofrayı kurunca bereket gelir, o pencereyi açınca eve güneş dolarmış. Biz çocukken fark etmezdik. Suyun bardakta hazır oluşunu, ekmeğin sofrada bekleyişini, ütülenmiş kıyafetleri, toparlanmış odaları hayatın doğal düzeni sanırdık. Meğer bütün o düzenin görünmeyen adı: anneymiş. Bir ağacın kökü gibiydi. Kimse kökü görmezdi, ama bütün dallar onunla ayakta dururdu.
Şiir
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Hayvan insanın kirlenmemiş halidir.
Hayvanlarda vefa var, sadakat var, merhamet var, İhanet yok, nankörlük yok, Hile hurda, yalan dolan, çalma çırpma yok, yok efendimiz. Duygusuz, kalpsiz değiliz, Biz kimseyi tutsak etmeyiz, Biz kimseye bıçak çekmeyiz, Hiçbir canlıyı boğmayız, boğazından kesmeyiz. Topumuz tüfeğimiz yok, yok efendimiz. . Hakaret ve küfür objesi olarak diline dolayıp aşağıladığı ‘Hayvan’ kadar olamadı beşer, Hayvan dediklerinden alacağı sayısız insanlık dersi var. İnsan denen yaratıklarda, Zulüm çok, ölüm çok, Kıyım, katliam, işkence çok, çok efendimiz. . Dişisinin canına kıyan, Yavrusunu çöp konteynırına/cami avlusuna bırakan, İnsanların üzerine bomba atan, Gaz odalarında zehirleyen, fırınlarda yakan. İki ayaklı bazı insan müsveddelerinde zerre vicdan yok, yok efendimiz. . Karar sizin ‘vahşi’ hangimiz? O kadar zararlı varlıklar ki Dünyanın tek sahibi biziz diyorlar. Pet shop rezaletiyle, hayvan ticaretiyle Cebimizden değil canımızdan alıyorlar. Nesli tükeniyor pek çok türümüzün, Onlar için hiçbir şey fark etmiyor, fark etmiyor efendimiz. .
Şiir
Sayıların Utancı
Hayatı bir performans raporu sanıyoruz bugünlerde; sürekli üretmek, sürekli tüketmek, hep önde olmak. Durup bir gökyüzüne bakacak vaktimiz yok, bir çiçeğin açışını bekleyecek sabrımız da. Her şeyi rakamlarla ölçüyoruz; sadakati, emeği, hatta dökülen gözyaşlarını bile. . Oysa en kıymetli şeyler, sayıların diline tercüme edilemeyenlerdir. Bir yetimin sessizliği kaç hane eder? Ya da bir ihtiyarın pencere kenarına sığdırdığı bekleyişi? Her şeyin hızını biliyoruz; internetin, trenlerin, geçen günlerin, gezegenlerin, akan nehirlerin. Fakat kalbe düşen bir ayrılık yangınının, bütün bir ruhu hangi hızla küle çevirdiğini tahmin edemiyoruz. İnsanlar artık vitrinlerle tanımlıyor kendini; Her şeyi görünür kılmaya çalışıyor. Hangi markayı giydiğini, nerede yediğini, içtiğini. Etiketlerin parıltısı gurur kaynağı oluyor. Rakamlarla anlatıyor kendini; Sanal meydanlarda sahte gölgeler büyütüyor. Takipçi sayısıyla, Tıklanma sayısıyla, aldığı beğeniyle övünüyor. Bir ekranın ışığında parlayan rakamlar, dijital kalabalıklar arasında, insana kendi cüceliğini dev gösteriyor.
Şiir
Dijital Bunalım -I-
Uykusuzluk modern çağın en yaygın ibadeti olmuş. Gece üçte mavi ışık vuruyor suratlara. Parmaklar ekrana sürtünmekten yorulmuş ama. Uzun zamandır kimsenin kalbine dokunamamaktan muzdarip. Önce şaşırdım. Bir gencin gözlerindeki yorgunluğa. Bir annenin sabrına. Bir babanın suskun gururuna. Bir çocuğun ekran ışığında büyüyen yüzüne. Gecenin üçünde hâlâ ışık hızında kaydırabildiği parmaklarına. Şaşırdım. İçimde bir şey itiraz etti. Ekran kararmasının, bir mesajın gönderilmeden silinmesinin, şifrenin unutulmasının ölüm olduğu anlamsız geldi bana. Şaşırdım. Sonra. Kablo nehirlerinde yüzdüm. AVM kapılarının sabrını ölçtüm. Şehrin beton ormanında bir ağacın betonu delip çıkmasının ne anlama geldiğini düşündüm. İçinde internet yerine sabır olan bir taşı avuçladım. Ve sustum. Sonra yine sustum. Günlerce, haftalarca, hatta yıllarca. İçime attım her şeyi. Sadece izledim. “Sorun yok”ları giydim üzerime. “Herkes böyle”lerle düzelttim saçlarımı. Yüzüme “normaldir” sürdüm. Ve sustum. Metro istasyonlarında uzun uzun. Kalabalık meydanlarda. Kafelerin loş köşelerinde. Sokak başlarında, her biri yorgun birer nöbetçi edasıyla sarı sabır gibi yanan sokak lambalarının ışığında. Bilgisayarların başında. Sustum. Gürültünün konuşmak olmadığını. Sessizliğin yardım çığlığı olduğunu anladım. Sessizlik. Bazen korunaklı bir sığınaktır. Bir kale gibi. Sakinlik, dalgasız bir deniz. Rüzgarsız bir bozkır. Suskunluk ise dipsiz bir okyanus. İnsan o okyanusta kendi gerçeğini keşfeder. Keşfettim. Teknolojiden bunaldım. Duygu fukarası tuşlara basmaktan yoruldum. Ellerini nereye koyacağını bilmeyen bir robota dönüştüm. Ellerimi düşüncelerime verip yonttum içimdeki şüpheleri. Ve en büyük yalnızlığın kalabalık ağlarda kaybolmak olduğunu öğrendim. İnsanın bin kişiyle konuşup kimseye ulaşamadığını da.
Şiir
Bir Delinin Senfonik Dokundurmaları -I-
-Sevgi kilidi olmayan tek hazinedir.- -Sevgisiz kalp ışık girmeyen mabet gibidir.- -Sevgisiz yürek ya pas tutar ya buz tutar.- (Sevgi sıcak su gibidir, tüm buzları eritir.) -Sevgi tüm olumsuz duygu ve hislerin panzehiridir.- -Ne olur...! Beni yalnızca çicek açtığımda sevme.- 1. -Mutluluğu aramaktan, İnsanların mutlu olmaya hiç vakitleri yok.- (-Mutlu geceler, neden sadece bir kadının kirpikleri kadar uzun olur?-) -Ne mutlu...! Gün doğumunun mutluluğunu, gün batımına taşıyabilenlere.- (-Hanımlar, Beyler...! Biraz da bana yağar mısınız mutluluğunuzu? -Mutluluğun anahtarı, varlığına şükrettiğimiz insan sayısını artırmaktır.-) -Her güleni mutlu mu sanırsınız?- -Ne her güleni mutu, Ne de her ağlayanı dertli sanmayın.- -Acısı çok olanın gülüşü ya yavandır, ya da yalandır.- Her yer mutsuz kadınlarla mutsuz adamların, Umutsuz evlilikleriyle doldu. . Sevmemek için bahanemiz hazır, ya çok yoğunuz ya çok yorgunuz (!), uyumak için önümüze sonsuzluğu sermişken kâinat. -Oysa bir kıvılcımın parlayıp sönmesi kadardır, bahanelerle geçiştirdiğimiz şu hayat.- Aç parantez (Evliliği pişmanlık müessesesi haline getirdik, bravo bize...(!)) .
Şiir