Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Evet, ölmek! “Peki,” diye yineledi içimdeki bir ses, bunu söylemekle ne yitirecektim ki? İdamlar genel olarak, gece yarısı, meşalelerin aydınlattığı karanlık ve iç karartıcı bir salonda, yağmurlu ve soğuk bir kış gecesinde açıklanır. Fakat ağustos ayında, sabahın sekizinde, böylesine güzel bir günde, bunca iyi jüri üyesi varken, olanaksız bir şey! Ve gözlerim, dönüp dolaşıp güneşle oynaşan tatlı, sarı çiçeğe takılıp duruyordu.
Salondakilerin arasında yalnızca jüri üyelerinin yüzleri solgun ve bitkindi; kuşkusuz bu, bütün gece uyanık olmanın verdiği bir yorgunluktan ileri geliyordu. Birkaçı da esniyordu. Hiçbirinin yüzünde, davranışlarında henüz idam kararı almış bir insan havası yoktu ve bu iyi burjuvacıkların yüzlerinden, çok büyük bir uyku isteğinin varlığını duyumsuyordum.
Her zaman mutluydum hayal dünyamda. İstediğimi düşünebiliyordum, özgürdüm.
Şimdi ise tutsağım. Bir hücrede prangaya vurulmuş bedenim; ruhum bir tek düşünceye hapsedilmiş. Korkunç, acımasız, yürek yakan bir düşünce! Artık önümde tek bir düşünce, tek bir yargı, tek bir gerçek var: idama mahkûm olmak!
Bicêtre
“İdam mahkûmu!”
Beş haftadan beri bu düşünceyle baş başayım, onunla yaşıyorum; ürkütüyor varlığı beni, ağırlığı altında eziliyorum!
Bir zamanlar, böyle diyorum, çünkü bana öyle geliyor ki sanki haftalar değil de yıllar önce, ben de herkes gibi bir insandım. Her günün, her saatin, her dakikanın kendine özgü bir anlamı vardı. Genç ve zengindi ruhum, düşlemlerle doluydu. Yaşamın sert ve ince kumaşını bitmek bilmeyen karmaşık motiflerle işleyen ruhum bu düşlemleri, düzensizce ve ara vermeden gözümün önüne sıra sıra sermekten zevk alırdı.