Ceci

Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Daha bizi bazı tehlikeli adımları atmaya ayartacak olan hakikat isteği: bu hakikat isteği şimdiden ne sorular koydu önümüze! Ne şaşılası, berbat, sorgulamaya değer sorular! Bu şimdiden uzun bir öyküdür-ama henüz yeni başlamış gibi mi görünüyor? Sonunda bir kez kuşku duysak, sabrımız taşsa ve sabırsızca geri dönsek çok mu şaşırtıcı olur?
Kimilerinin karşılığıysa alışılagelen “taktikçi” politikacıların ağzıyla : “Biz, dine saygılıyız. Din duygularının incitilmesinden yana değiliz…” biçimindeydi. Her geri çevirilişimde düşünüyordum hep. Bu duyguları “incitme” göze alınmazsa, ka­ranlıklarla nasıl savaşılabilir? Uygarlık alanındaki adımlar, bu duyguları in­citmeden oluyor mu? “Din duyguları incitilmeden”, daha güzel, daha uygar, insana daha yaraşır bir dünyaya ulaşma yolundaki “değişme’ler, “değiştirme”ler nasıl olabilir? Ve olabiliyor mu? Hangi “yeni” ve “yenilik” bu duy­guları incitmeden gelmiş, ya da getirilebilmiştir? İnsanoğlu kendisini ve do­ğayı değiştirirken “din duygulan”nı da “incitmemiş midir”? Bunları düşündüm, durdum yeniden düşündüm.
Daha güzel bir dünyanın, daha özgürlüklü dünya olmadan gerçekleşemiyeceği açık. Daha özgürlüklü bir dünyanın kurulabilmesi için de “tabuların yıkılması gerekli. Her türlü tabu yıkılmalı. En başta da “din”lerden,”inanç”lardan kaynağını alan tabular.. Özgürlükleri bağlayan her türlü zincir kırılmalı. En başta da kafalardaki “iman zinciri”… Bu zincir­lerin geçerli olduğu toplumlardaki insanlar, gerçekte “insanlar”dan daha başka şeydirler. însanm “düşünme” özelliğine tam yaraşır biçimde düşüne­mezler, “iman” kalıpları içindedir düşünceleri. Doğanın yapışma, yasalarına ters doğrultudaki “değişmezlikler” içinde… Duyguları da öyledir. Hepsi “göklü” dür, “Tanrı damgalı”dır. Zincirli olması yüzünden gelişme göstere­mez; değişmelere, gelişmelere ayak uyduramaz. Uyumlar bile uyumsuzluk­larla doludur. Dünyamızdaki her tür olumlu gelişme, “din”inki, “iman”ınki başta olmak üzere, “tabu”ların zincirlerinden kurtulabildiği, yol bulabildiği ölçüde gerçekleşebilmiştir. “İnsan aklı”, bilim, teknoloji, “insan haklan” alanında ulaşılan noktalar, bu yoldaki adımların ürünleridir. “Akıl” ve “bilim”, aydınlık kesimdedir. “Din”, “iman”sa karanlık ke­simde. Aklın, bilimin “ölçüleri” bellidir. “Gözlem” vardır, “deney” vardır, “nesnellik” vardır… Yolu “ışıklandıran da bunlar. Din ve imandaysa bunlar yoktur. Karanlığı da bundan… Öyleyse “din”in üzerine nasıl gidilmesi gerektiği ortada ve son derece açık: Karanlığın üzerine nasıl gidilirse, “din”in üzerine de öyle gidilmelidir. Karanlıkla savaşılırken ışık gerekli. Dinin, imanın üzerine giderken de…
Bir yerlerden boğuk, yolunu şaşırmış bir müzik sesi geliyordu, elimde olmadan peşine düştüm, çünkü bugün her şey beni cezp ediyordu, kendimi tümüyle rastlantıya bırakmaktan büyük bir haz duyuyordum ve usulca dalgalanan bir insan denizinin ortasındaki bu körlemesine sürüklenişin olağanüstü bir cazibesi vardı. Kanım bu fokurdayan sıcak, kıvamlı insan bulamacının içinde iyice kabarmıştı: Bir anda yay gibi gerilmiş, uyarılmıştım; bu insan nefesi, toz, ter ve tütün karışımı geniz yakan dumansı kokunun içinde bütün duyularım sonuna kadar açılmıştı. Çünkü önceleri, hatta daha dün, kusursuz bir centilmen olarak yaşamım boyunca kibirle kaçındığım; adi, bayağı ve avam bulduğum her şey yeni uyanan içgüdülerimi büyülercesine çekiyordu; sanki hayvansı, dürtüsel ve bayağı olanla kendi aramda ilk kez bir yakınlık hissediyordum. Burada şehrin döküntülerinin, askerlerin, hizmetçi kızların, serserilerin arasında kendimi bir şekilde iyi hissediyordum ve bu benim için tümüyle anlaşılmaz bir şeydi: Soluduğum havadaki geniz yakan kokuyu bir çeşit hazla içime çekiyordum, yumak olmuş bir kalabalığın içinde iteklenip sıkıştırılmak hoşuma gidiyordu ve içinde bulunduğum anın beni iradem dışında sürükleyeceği noktayı şehvetli bir merakla bekliyordum