Size yazıyorum anne babalar. Belki bir elinizde kahve, belki telefonunuzun mavi ışığında kaybolmuşsunuz, belki de tam şu an çocuğunuzun ödevini yetiştirme telaşındasınız. Nerede olursanız olun, lütfen bir an için duraklayın. Çünkü bu satırlar size ait. Sizin vicdanınıza, sizin yorgun omuzlarınıza, sizin hiç dile getirmediğiniz o derin pişmanlık duygusuna sesleniyorum.
Çocuk dediğimiz varlık, dünyaya geldiği ilk anda tertemiz bir kâğıt gibidir. Üzerine yazılan her şey silinmez. İlk çığlığından itibaren başlar hikâyesi; sizin korkularınız, sizin sevgisizliğiniz ya da sizin fazlasıyla sarıp sarmalamanız onun kaderine dönüşür. Bilmez misiniz? Bir insanın ruhu, en çok evde şekillenir. Sokakta değil, okulda değil, arkadaş çevresinde değil. Evde. Sizin yanınızda.
Ne yazık ki iki türlü anne baba var karşımda. İlki, çocuğunu doğurur ve sanki bir paketi teslim etmiş gibi raflara kaldırır. “Büyüsün, nasıl olsa hallolur” der. Oysa hallolmaz. Çocuk büyür ama içi boş kalır. Ne soranı olur ne sorumlusu. Odasında resim yapar, kimse bakmaz. Aferin der, kimse duymaz. Okuldan gelir, kimse sormaz. Sonra o çocuk bir gün büyür, karşınıza dikilir ve der ki: “Ben yalnızdım. Siz hiç görmediniz.” İşte o an çöküp ağlarsınız, “Toplum bu hale geldi” diye. Hayır, toplum değil. Sizdiniz. Sizin yokluğunuzdu, sizin ilgisizliğinizdi, sizin “nasıl olsa olur” dediğiniz o büyük ihmaldi.
İkincisi, çocuğunu öyle sıkı kucaklar ki, artık kolları onun ciğerlerini sıkar. Çocuğun yerine düşünür, yerine karar verir, yerine nefes alır. Daha ağzını açmadan lokmayı ağzına verir. Ödevini yapar, arkadaşını seçer, kıyafetini giydirir. Hiç düşmesine izin vermez ki kalkmayı öğrensin. Hiç yanmasına izin vermez ki ateşi tanısın. Onu bir fanusun içinde büyütür. Ve o fanus bir gün kırılır. Çünkü hayat fanus kaldırmaz.