Mehmet BAZMAN

Mehmet BAZMAN
@Cefai
Kalemin ucundaki kişisel deneyimler, bir yaprağın damarlarındaki şiirler ve dünyanın nabzını tutan güncel konular.
Yazar
Almanya
Bingöl
13 okur puanı
Eylül 2025 tarihinde katıldı
@Cefai·
·
sabitlendi
Ruhunuzun İhtişamını İnşa Edin
Julian'ın, "Zenginlik, dünyevi mallarla ölçülen bir servet değildir. Asıl zenginlik, ruhun ihtişamını inşa etme cesaretine sahip olmaktır" sözü, yola çıkış noktamız olsun. Bu, tıpkı Santiago'nun hazine peşinde çıktığı yolculukta asıl hazinenin kendisindeki dönüşüm olduğunu keşfetmesi gibidir. Siz de bir gün, belki de en meşgul olduğunuzu düşündüğünüz bir anda, içinizde bir boşluk hissedebilirsiniz. Dışarıdan "başarılı" görünen hayatınızın, içinizde yankılanan bir anlamı kalmadığını fark edersiniz. İşte o an, Julian'ın Himalayalar'a veya Santiago'nun çölü aşmaya niyetlendiği andır. Bu, korkunun değil, cesaretin çağrısıdır. Paulo Coelho'nun dediği gibi, "Kalbiniz tüm evrenin kendisidir. Onu dinlemek, dünyanın ruhunu dinlemektir". Bu sese kulak verdiğinizde, hayatınızın kontrolünü kaybettiğiniz yalanına inanmaktan vazgeçersiniz. Artık zihninizin gürültüsünden sıyrılıp, "gülün kalbine" bakarak sessizliğin sesini duyma zamanı gelmiştir. Bu basit bir meditasyon, bir nefes molası veya sadece anda kalma pratiğidir. Zihninizi, istilacı otlardan arındırıp, güzel çiçekler yetiştireceğiniz bir bahçeye dönüştürmenin ilk adımıdır. 🧭 Kişisel Efsanenizin İzinde Her birimizin izleyeceği bir "Kişisel Efsane" – yani ruhumuzun derinlerinde yatan amaç – vardır. Bu efsane, bize özgü bir şarkıdır ve onu duymak için cesarete ihtiyacımız vardır. Robin Sharma'nın "Kendiniz olma cesaretini gösterin" sözü tam da bunu anlatır. Julian'ın sattığı Ferrari, toplumun bize dayattığı başarı ve statü sembollerinden vazgeçişin bir metaforudur. Santiago'nun rahatını terk edişi gibi... Bu iki kitabın öğretileri, hayat yolculuğunuzda size rehberlik edecek bir pusula niteliğindedir. Aşağıdaki tablo, bu iki farklı sesin nasıl uyum içinde aynı hakikati söylediğini göstermektedir. Ferrarisini Satan
Hayata Dair
Reklam
Küresel Köyün Faturası
Herkes “dijital dünya”, “kripto merkeziyetsiz”, “küresel köy” diye ortalığı velveleye verdi. Sonra İran çıktı ve dedi ki: “Sizin küresel köyünüzün bütün telefon hattı benim bahçemin altından geçiyor, haberiniz var mı?” Denizin dibindeki o incecik cam elyaflar kopunca ne mi olur? Kripto işleri ne mi olur? Blockchain dediğin aslında bir defter. Ama o defterin sayfaları birbiriyle konuşamazsa, herkes kendi defterine bakıp “benim hesabımda çok şey yazıyor” der, ama kimse kimseye bir şey gönderemez. Yani kriptonuz cüzdanınızda rehin kalır. Merkeziyetsizlik denilen şey, bir avuç dalgıcın makasına kalır. Komik, değil mi? Uluslararası borsalar ne mi olur? New York ile Londra birbirini duyamaz. Tokyo ile Frankfurt birbirine “merhaba” diyemez. Hisse senedi alan “alayım mı satayım mı” diye beklerken ekran donar. Sonra ekran açıldığında bakarsın ki, borsalar aslında hep birer kumarhaneymiş ama en büyük kumarı altyapıyı denize emanet edenler oynamış. Banka hesapları ne mi olur? Bankan “biz size hizmet veriyoruz” der, ama dışarıdan para gelmez, dışarıya para gitmez. Hesabında yazılı rakamlar vitrinde kalır. Sanki camın ardındaki pastalar gibi… Bakarsın ama yiyemezsin. O an anlarsın ki “para” dediğin şey aslında bir dedikodu ağıymış; dedikodu durunca para da susmuş. Neyin hesabı kimden sorulacak? Kendi yaptığınız ilahlara niye taptığınızın hesabı sorulacak. “Teknoloji kurtaracak” dediniz, kurtardı mı? Denizin dibinde iki metre kumun altından geçen bir kabloyu koruyamadınız. “Küreselleşme barış getirir” dediniz, getirdi mi? Bir ülke çıkıp “şu kabloları kesiyorum” deyince bütün dünyanın ağzına kepçe vuruldu. “Kripto devletleri aşar” dediniz, aştı mı? Devlet değil, bir avuç balıkçı tekneleri aştı. İran konum değerini yeni yeni keşfetmiyor aslında; yıllardır biliyordu da kimse onu
Duygu ve Düşünce
37 Ekrana Sığdırdıklarımız
O eski tüplü televizyonların 37 ekranına neler sığdırmadık ki… Komşuluğu sığdırdık mesela. Kapılar açıktı, çaylar demliydi, televizyonun sesi sokağa taşardı. Akşam ezanıyla birlikte uzanan sofralar, iki kapı ötedeki komşunun getirdiği böreğin kokusu… 37 ekranın loş ışığında aynı dizinin finalini bekleyen onlarca ev, aynı anda ağlar, aynı anda gülerdi. Mahalle kahvesinde “şu karakter ne yapacak” telaşı, ertesi sabah okulda, işte taptaze bir muhabbet olurdu. Merhameti sığdırdık. Ekranda ağlayan bir çocuk görünce hep birlikte hüzünlenir, haksızlık olunca avuçlarımız terlerdi. Bir teyzenin yardım çığlığı duyuldu mu, mahalle ayağa kalkardı. Merhamet sadece televizyonda değil, evimizin önündeydi, sokağın başındaydı. “El elden üstündür” diye bilirdik, verirken de alırken de mahcup dururduk. Hoşgörüyü sığdırdık. Herkesin derdi ayrıydı belki ama aynı apartmanın merdivenlerini paylaşmak, aynı sokağın havasını solumak yeterdi birbirimizi anlamaya. Çocuk gürültüsüne, yaşlı sabrına, delikanlı hevesine yer vardı. Düşünce farklıydı ama muhabbet aynıydı. Kimse kimsenin ekranına, sofrasına, hayatına buyruk veremezdi ama herkes bir diğerinin derdine ortak olurdu. Şimdi her şey dijital. Her şey otomatik. Kapılarımız şifreli, komşumuzun adını bilmiyoruz. Merhamet bir “beğen” tuşuna sıkıştı, yüreğimizden önce başparmağımız harekete geçiyor. Hoşgörü ise algoritmaların arasında kayboldu; aynı fikirde olmadığımızı hatırladığımız anda “engelle”ye basıyoruz. 37 ekranın yerini uçsuz bucaksız dijital duvarlar aldı ama o duvarların ardında giderek yalnızlaştık. Peki, sahi, biz neyi unuttuk? Unuttuğumuz şey, insanın yanında olmanın sıcaklığıydı. Göz göze gelip “nasılsın?” diye sormanın iyileştirici gücüydü. Bir derdi paylaşmanın, ekranın öteki tarafındaki gözyaşına kâğıt mendil uzatmanın
Duygu ve Düşünce
Anneler ve babalar
Size yazıyorum anne babalar. Belki bir elinizde kahve, belki telefonunuzun mavi ışığında kaybolmuşsunuz, belki de tam şu an çocuğunuzun ödevini yetiştirme telaşındasınız. Nerede olursanız olun, lütfen bir an için duraklayın. Çünkü bu satırlar size ait. Sizin vicdanınıza, sizin yorgun omuzlarınıza, sizin hiç dile getirmediğiniz o derin pişmanlık duygusuna sesleniyorum. Çocuk dediğimiz varlık, dünyaya geldiği ilk anda tertemiz bir kâğıt gibidir. Üzerine yazılan her şey silinmez. İlk çığlığından itibaren başlar hikâyesi; sizin korkularınız, sizin sevgisizliğiniz ya da sizin fazlasıyla sarıp sarmalamanız onun kaderine dönüşür. Bilmez misiniz? Bir insanın ruhu, en çok evde şekillenir. Sokakta değil, okulda değil, arkadaş çevresinde değil. Evde. Sizin yanınızda. Ne yazık ki iki türlü anne baba var karşımda. İlki, çocuğunu doğurur ve sanki bir paketi teslim etmiş gibi raflara kaldırır. “Büyüsün, nasıl olsa hallolur” der. Oysa hallolmaz. Çocuk büyür ama içi boş kalır. Ne soranı olur ne sorumlusu. Odasında resim yapar, kimse bakmaz. Aferin der, kimse duymaz. Okuldan gelir, kimse sormaz. Sonra o çocuk bir gün büyür, karşınıza dikilir ve der ki: “Ben yalnızdım. Siz hiç görmediniz.” İşte o an çöküp ağlarsınız, “Toplum bu hale geldi” diye. Hayır, toplum değil. Sizdiniz. Sizin yokluğunuzdu, sizin ilgisizliğinizdi, sizin “nasıl olsa olur” dediğiniz o büyük ihmaldi. İkincisi, çocuğunu öyle sıkı kucaklar ki, artık kolları onun ciğerlerini sıkar. Çocuğun yerine düşünür, yerine karar verir, yerine nefes alır. Daha ağzını açmadan lokmayı ağzına verir. Ödevini yapar, arkadaşını seçer, kıyafetini giydirir. Hiç düşmesine izin vermez ki kalkmayı öğrensin. Hiç yanmasına izin vermez ki ateşi tanısın. Onu bir fanusun içinde büyütür. Ve o fanus bir gün kırılır. Çünkü hayat fanus kaldırmaz.
Duygu ve Düşünce
Gazla Gelenlerin Çiğnendiği Coğrafya
İşte asıl mesele tam da burada düğümleniyor: Siz bu coğrafyayı, Afganistan’ı, Irak’ı, Gazze’yi hâlâ “şov yaparak yönetilebilecek” bir yer sanıyorsunuz. Oysa bu coğrafya, sizin “Mısır püsküllü saçlarla çıkıp demokrasi getiriyoruz” diye poz verdiğiniz o basit senaryolardan çok, çok daha eski. Afganistan’da ne oldu? “Özgürlük getireceğiz” diye girip, yirmi yıl sonra aynı helikopterin pervanesine tutunarak çıktılar. Irak’ta “kitle imha silahları vardı” dediler, milyonlarca insanın hayatını paramparça ettiler, sonra “pardon yokmuş” dediler. Gazze’de ise “Hamas’ı bitireceğiz” diye başlayan operasyon, bugün çocuk hastanelerini vurmaya, elektrik kesintileriyle açlığı silah olarak kullanmaya dönüştü. Ama her seferinde aynı şarkı söylendi: “Demokrasi, özgürlük, insan hakları.” Şimdi teknoloji var. Eskiden yaptığınız pislikler, “müttefik operasyonu” diye dosyalanıp tozlu raflarda kaybolurdu. Şimdi ise bir Filistinli çocuğun enkaz altından çektiği 10 saniyelik video, bütün dünyanın ekranına düşüyor. Eskiden “rejim değişikliği” dendiğinde, arkanızda medya imparatorlukları vardı. Şimdi ise bir genç, telefonuyla çektiği görüntüyü “soykırım” diye etiketleyip milyarlara ulaştırıyor. Artık kimse size güvenmiyor. Çünkü artık herkes görüyor: Sizin “demokrasi” dediğiniz şeyin altından bombalar, “özgürlük” dediğiniz şeyin altından ambargolar çıkıyor. Ve bu coğrafya, sandığınız gibi sizin “şov”larınıza sahne olacak bir tema parkı değil. Bu coğrafya, Büyük İskender’i yutan, Nemrud’u unutulan, Firavun’u denizde boğulan bir coğrafya. İskender geldi geçti, şimdi müze tabelalarında anılıyor. Nemrud ateşe attırdığı İbrahim’i unuttu, ama kendisi tarihin tozlu sayfasında “kibir” diye not düşüldü. Firavun “ben sizin en büyük rabbinizim” dedi, şimdi adı hâlâ lanetle anılıyor. Siz kim oluyorsunuz da
Duygu ve Düşünce
Reklam