Mehmet BAZMAN

Mehmet BAZMAN
@Cefai
Kalemin ucundaki kişisel deneyimler, bir yaprağın damarlarındaki şiirler ve dünyanın nabzını tutan güncel konular.
Yazar
Almanya
Bingöl
13 okur puanı
Eylül 2025 tarihinde katıldı
CEKETLERİ ÇIKARALIM ARTIK
İçimde, gürültülü bir sürgünden sılasına dönme hasreti gibi bir arzu var. Her şeyi bir kenara bırakıp, sadece "insan" olmanın o en yalın, o en katıksız, o en çıplak haline dönmek istiyorum. İçim sızlıyor, evet. Çünkü ekranların o soğuk ışığında, bir "kırmızı kalp" uğruna gencecik ruhların birbirini nasıl acımasızca linç ettiğini görüyorum. O sanal beğeni, para kazanmanın bir aracı iken, ne ara bir insanın ruhunu paramparça etmeye değer kutsal bir amaca dönüştü? Hani biz, komşusunun bacası tütmese kederlenen, sofrasındaki ekmeği, kimliğini sormadan ikiye bölen, yolda düşenin elini, hangi düşünceden olduğuna bakmadan tutan bir milletin çocuklarıydık? O sıcak damara ne oldu? Nasıl oldu da şimdi, ekranların buzlu camları ardında, tanımadığımız insanların hayatlarına karanlık yağdırmak için yarışan, parmaklarının ucunda zehir taşıyan gölgelere dönüştük? Fikirlerimiz, inançlarımız, siyasi renklerimiz... Bize ait sandığımız ama aslında üstümüze giydiğimiz, bazen dar gelen, bazen emanet duran, rüzgâra göre değişen ceketler değil mi? O ceketleri bir anlığına çıkarsak... Altında ne kalır? Aynı sıcak nefes. Aynı ritimle atan, aynı acıyla sızlayan, aynı sevgiyle ürperen o çıplak, o savunmasız kalp. Fikirler bir market reyonu gibidir. Biz ise o markette dolaşan müşteriler. Bir markete girdiğinizde, önce etrafa bakar, dolaşırsınız. Kimse sizi zorlamaz, kimse size zorla bir şey satmaya kalkmaz. İhtiyacınız olanı alır, geri kalanını reyonda bırakır ve çıkarsınız. Bütün marketi satın almaya veya ihtiyacınız yok diye koca bir reyonu devirmeye kalkmazsınız. Karşıt görüşlü birinin kitabını okurken, bir fikri dinlerken de ihtiyacımız olan bu sükûnet değil mi? Bize uyanı, vicdanımıza sığanı alır, uymayanı, bize ait olmayanı nazikçe yerinde bırakırız. Bu, o fikri onaylamak değildir; bu,
Duygu ve Düşünce
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Valiz Taşıyan Adam
Almanya Başbakanı'nın kendi valizini taşıdığı görüntüleri övgüyle izleyenleri gördükçe, insan modern siyasetin imaj zaferi karşısında hayrete düşüyor. Bu basit ve "mütevazı" sahne, kasıtlı bir halkla ilişkiler hamlesi olarak önümüze serilirken, bir zamanlar dünyanın en büyük silah üreticilerinden birinin yöneticisi olan bu ismin geçmişi, ısrarla gölgede bırakılıyor. "Sıradan Vatandaş" İmajının Arkasındaki Gerçek Siyasetçilerin halkla "aynı düzlemde" görünme çabaları aslında yeni değil. Ancak bu sahne, özellikle Başbakan'ın eski kariyeriyle yan yana konduğunda, çarpıcı bir ikiyüzlülük barındırıyor. Bu valiz, sadece kişisel eşyaları değil, aynı zamanda silah ticaretinden sorumlu bir firmanın üst düzey yöneticiliği gibi ağır bir geçmişi de taşıyor. İnsan, bu "mütevazı" görüntüleri alkışlayanların, aynı kişinin dünyanın dört bir yanına ölüm tacirliği yapan bir şirketin karını maksimize etmek için çalıştığını unutup unutmadığını sorgulamaktan kendini alamıyor. Başbakan'ın bir dönem yöneticiliğini yaptığı SIG Sauer, sivil ve askeri piyasalarda faaliyet gösteren dev bir silah şirketidir. Bu şirketlerin ürünleri, dünyadaki sayısız çatışmanın, insani krizin ve can kaybının birincil araçlarından biridir. Bir yönetici olmak, sadece kar marjlarını hesaplamak değil, aynı zamanda bu ölüm makinesinin küresel ölçekteki operasyonlarından da doğrudan sorumlu olmak anlamına gelir. Bu geçmiş, "valiz taşıma" sahnesinin aksine, son derece lüks ofislerde, insan hayatının bir maliyet kaleminden ibaret görüldüğü bir dünyaya işaret eder. Bu iki portre bir arada durduğunda, samimiyetsizliğin boyutu daha da netleşir. Asıl hayret verici olan, bu kasıtlı imajın bu kadar kolay kabul görmesi ve geçmişin bu kadar hızla arka plana atılabilmesidir. Medyanın ve kamuoyunun dikkati, bir valizin
Duygu ve Düşünce
Altın Varaklı Saraylarda Taş Kesilen Kalpler
Yıkılsın altın varaklı tahtlarınız! Bu bir lanet değil, bir gerçeklik çağrısıdır. Alemi İslam kan ağlarken, Filistin'de çocuklar enkaz altında can verirken, Sudan'da kardeş kardeşi boğazlarken, siz bu manzarayı lüks makam odalarınızın klimasıyla serinleyerek seyrediyorsunuz. Süslü laflar söyleyen dilleriniz, diplomatik nezaketin arkasına saklanmış bir korkaklık ve eylemsizlikten başka bir şey değil. Bir yanda, mazlumun feryadını bastıracak kadar gürültülü sessizliğiniz. Diğer yanda, halklarınızın sırtından elde ettiğiniz servetlerle yükselen gökdelenleriniz, lüks otomobilleriniz ve "devlet ihtişamı" adına düzenlenen görkemli resepsiyonlarınız. Kalpleriniz taş kesildi, evet. Çünkü bir çocuğun gözyaşı, bir annenin feryadı, o kalın altın varaklı duvarlarınızdan içeri sızamıyor. İslam'ın "kardeşlik" çağrısı, çıkar dengelerinizin gölgesinde kaybolup gidiyor. Korkakça saklandığınız o lüks odalarınız, sizi sadece dünyanın gerçeklerinden değil, ahiretin hesabından da koruyamayacak. Ölüm, en süslü kapılardan da içeri girer, en yüksek güvenlik duvarlarını da aşar. Tarih, halklarına sırtını dönüp saltanatını düşünenlerin mezarlarıyla doludur. Unutmayın, firavun da sarayında güvende olduğunu sanıyordu. Bu, bir kin dili değil, bir uyanış çağrısıdır. Ey yöneticiler! Tahtlarınızın altın varakları dökülmeden, kalplerinizdeki taşları kırın. Süslü nutuklar atmak yerine, somut adımlar atın. Filistin'de zulme, Sudan'da iç savaşa, dünyanın dört bir yanındaki mazlum Müslümanlara karşı sesiniz, bir fısıltı değil, bir çığlık olsun. Servetiniz ve gücünüz, lüksünüz için değil, mazlumun hakkını savunmak için bir kalkan olsun. İslam dünyası, sizin sessizliğinizden ve eylemsizliğinizden daha fazla kan kaybedemez. Halklarınız, sizin süslü laflarınızla değil, gerçek adalet ve şefkatle
Duygu ve Düşünce
Ruhun Pazartesiye Ezdirilişi
Sabah çalar saat değil, bir idam habercisidir kulağına. Göz kapakları, günün ağırlığını daha ilk anda hissetmenin isyanıyla açılır. Yatak, bir ceza koltuğuna dönüşmüştür artık. İçinde, bir makineyi andıran kalbiyle, otomatik hareketlerle giyinir. Giyinmek de ne kelime? O, ruhunu askıya alıp, bedenini bir üniformaya sokmaktadır. Yola koyulur. Adımları, bir mahkumun hücreye gidişini andırır. Etrafında cıvıl cıvıl bir dünya döner; kuşlar öter, güneş doğar, insanlar bir yerlere yetişmek için koşturur. Ama onun için bunların hepsi, camın arkasından izlenen bir sessiz film gibidir. Renkler soluk, sesler boğuktur. Kendini bir balonun içinde, herkesten ve her şeyden izole olmuş hisseder. Ofise, fabrikaya, o nefes aldırmayan mekana adımını attığı an, bir ruh kaybının daha başladığını hisseder. Saatler, sanki saniyeleri daha ağır çeken bir çarkla döner. Masasındaki işler, Sisifos'un her seferinde aşağı yuvarlanan kayası misali, bitmek bilmez ve anlamsızdır. Yaptığı her şey, sadece hayatta kalması için katlanılan bir angaryadır. En acısı da, içindeki "ben"in yavaş yavaş aşınmasıdır. Orada, o sandalyede oturan, aslında bir hayalet veya bir kopyadır. Gerçek benliği, belki çocukken hayal ettiği o renkli dünyada, belki sevdiği bir uğraşın peşinde koşarken kalmıştır bir yerlerde. Zihni, yapmak isteyip de yapamadıklarıyla, söyleyip de söyleyemedikleriyle doludur. Bir yandan patronunun sözlerine "Evet" derken, bir yandan içinde fırtınalar kopar. Çay ve kahane molaları, bir nefes alma yalanıdır sadece. O kısa kaçamaklar, asıl hapishaneye dönüşün ertelenmesinden ibarettir. Mesai bitiminde dışarı çıktığında ise, enerjisi ve heyecanı tükenmiştir. Yorgunluk sadece bedensel değil, varoluşsal bir yorgunluktur. Akşam, ertesi günün aynı kısır döngüsü için yalnızca bir hazırlık, bir ara
Duygu ve Düşünce
Tarihin Fısıltısı ile Bugünün Sessizliği
Evet, küfrün tek millet olduğunu, organize bir şekilde tek yürek gibi atıp tek yumruk gibi vurduğunu görüyoruz. Karşılarında ise, kanı ve çığlığı ortak olan ama sesi, soluğu, iradesi paramparça bir Ümmet var. Ve bu manzara karşısında en acı verici olan, Müslümanları yönetenlerin sergilediği, tarih kitaplarımızla alay edercesine bir tutukluk, bir korkaklık. "Biz Müslüman'ız" diyoruz, ama Allah'a güvenmiyoruz. "Haklıyız" diyoruz, ama hakkımızı Allah'tan değil, siyonizmden ve Yahudi lobisinden korkarak talep ediyoruz. Bu, iman ile amel arasında uçurumlar açan çelişkilerin en büyüğüdür. Sanki din, sadece bireysel bir vicdan rahatlığına indirgenmiş, siyasi irade ve küresel duruş ise tamamen başka bir mecrada akıyormuş gibi. Peki ya o tarih kitaplarında altın harflerle yazdığımız isimler? Selahaddin Eyyubi'yi düşünün. Kudüs'ün fethi öncesi Haçlı ordularıyla değil, onlarca farklı Müslüman emirliğiyle, içimizdeki ihanet ve korkuyla uğraştı. Önce "bir" olmayı başardı ki Kudüs'ü kurtardı. Bugün dirilse, diplomasi maskesi altında zulme rıza gösteren, mazlumun çığlığını "istikrar" adına susturan liderleri görüp hangi yüzle karşılaşacağını hayal edebiliyor musunuz? Fatih Sultan Mehmet'i düşünün. "Ya ben İstanbul'u alırım, ya da İstanbul beni" diyen bir iman ve azmin timsaliydi. O, gemileri karadan yürüten, "imkansız" denileni hedefine koyan bir ruhtu. Bugün dirilse, teknoloji, ekonomi ve orduları onunkinden katbekat güçlü olan devletlerin, bir avuç işgalci karşısında aciz kalışını görüp isyan ederdi. Muhtemelen ilk işi, bu ruhsuzluğun ve korkunun kalelerini yıkmak olurdu. Hz. Ömer'i düşünün. Adaletiyle dünyaya nizam veren, kudretiyle değil, hakkaniyetiyle düşmanlarının bile saygısını kazanan bir önder. Bugün dirilse, Müslüman coğrafyasında kan gölüne dönen, çocukların açıkça
Filistin