İçimde, gürültülü bir sürgünden sılasına dönme hasreti gibi bir arzu var. Her şeyi bir kenara bırakıp, sadece "insan" olmanın o en yalın, o en katıksız, o en çıplak haline dönmek istiyorum.
İçim sızlıyor, evet. Çünkü ekranların o soğuk ışığında, bir "kırmızı kalp" uğruna gencecik ruhların birbirini nasıl acımasızca linç ettiğini görüyorum. O sanal beğeni, para kazanmanın bir aracı iken, ne ara bir insanın ruhunu paramparça etmeye değer kutsal bir amaca dönüştü?
Hani biz, komşusunun bacası tütmese kederlenen, sofrasındaki ekmeği, kimliğini sormadan ikiye bölen, yolda düşenin elini, hangi düşünceden olduğuna bakmadan tutan bir milletin çocuklarıydık? O sıcak damara ne oldu? Nasıl oldu da şimdi, ekranların buzlu camları ardında, tanımadığımız insanların hayatlarına karanlık yağdırmak için yarışan, parmaklarının ucunda zehir taşıyan gölgelere dönüştük?
Fikirlerimiz, inançlarımız, siyasi renklerimiz... Bize ait sandığımız ama aslında üstümüze giydiğimiz, bazen dar gelen, bazen emanet duran, rüzgâra göre değişen ceketler değil mi?
O ceketleri bir anlığına çıkarsak... Altında ne kalır?
Aynı sıcak nefes. Aynı ritimle atan, aynı acıyla sızlayan, aynı sevgiyle ürperen o çıplak, o savunmasız kalp.
Fikirler bir market reyonu gibidir. Biz ise o markette dolaşan müşteriler. Bir markete girdiğinizde, önce etrafa bakar, dolaşırsınız. Kimse sizi zorlamaz, kimse size zorla bir şey satmaya kalkmaz. İhtiyacınız olanı alır, geri kalanını reyonda bırakır ve çıkarsınız. Bütün marketi satın almaya veya ihtiyacınız yok diye koca bir reyonu devirmeye kalkmazsınız.
Karşıt görüşlü birinin kitabını okurken, bir fikri dinlerken de ihtiyacımız olan bu sükûnet değil mi? Bize uyanı, vicdanımıza sığanı alır, uymayanı, bize ait olmayanı nazikçe yerinde bırakırız. Bu, o fikri onaylamak değildir; bu,