Mehmet BAZMAN

Mehmet BAZMAN
@Cefai
Kalemin ucundaki kişisel deneyimler, bir yaprağın damarlarındaki şiirler ve dünyanın nabzını tutan güncel konular.
Yazar
Almanya
Bingöl
13 okur puanı
Eylül 2025 tarihinde katıldı
Ey Ahidini Unutan Adalet!
Bir can gider, bir nefes söner... Ardından duyulur paslı zincirlerin şakırtısı. Kapılar açılır, canların değeri, "iyi hal" denen o buz gibi teraziye vurulur. Bir limon tezgahındaki masumiyet, gözler bağlı heykelin elinde bir suça dönüşürken; bir ailenin kıyameti koparan feryadı, dosyaların tozlu raflarında kaybolup gider. Ey adalet tacını giydiğini sananlar! Çıkarın artık o daracık bakışlarınızı. O, sadece kara harfleri gören, ama yürekteki yangını, gözdeki yaşı görmeyen kör edici peçelerinizi yırtın atın! Bir can ki, bir dünyadır. Bir aile ki, bir cihandır. Siz ise o dünyayı söndürür, o cihanı yıkarsınız da, "kanun" dediğiniz o soğuk duvarın ardına saklanırsınız. Hani nerede "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" diye haykıran o ulu çınar? Kökleri şanla, dalları adaletle gölgelendirirdi toprağı. Şimdi o toprak, feryatla, gözyaşıyla, kanla sulanıyor. Hani nerede, mazlumun ahını alnında nazar boncuğu bilen o yiğitler? Onların kılıçları zalimin boynu için çekilirdi; ama siz, o kılıçları, çaresizin, yoksulun, mağdurun üzerine sıyırıyorsunuz. İndirin o kibir abanızı üzerinizden. O, sizi bizden, insanlığınızdan ayıran ağır, taştan giysiyi çıkarın. Sokaklara karışın. Bir annenin, evladının mezarı başında söylediği ağıtı duyun. Bir babanın, avuçlarına dökülen küllerin sıcaklığını hissedin. Adalet, kitapların sararmış sayfalarında değil, işte o sıcak gözyaşlarında, o yanık yüreklerde aranmalı. Adalet, ruhtur. Vicdandır. Bir tebessümü, bir nefesi, bir kalp atışını kutsal bilmektir. Ey adalet! Sen ki, bir zamanlar şefkatle, merhametle yoğrulurdun, şimdi neredesin? Gel, bu yangınları söndür. Bu feryatları dindir. "İnsanı yaşatma" düsturunu, yeniden bu toprağın en yüce kanunu kıl. Yoksa, her sönen canla birlikte, sen de biraz daha ölüyor, hepimiz seninle birlikte kaybolup gidiyoruz
Duygu ve Düşünce
Reklam
Liyakatin Kıyameti: Bir Çürümenin Anatomisi
Bu çağ, liyakatin sessiz çığlıklarla toprağa gömüldüğü karanlık bir mevsimdir. Her yanımız, ehliyetsizliğin zafer alayıyla caddelerimizi çiğnediği, gerçek değerin ise sürgüne yollandığı çorak bir diyara dönüşmüş durumda. Bu yozlaşma öyle derinlere işlemiş ki, artık onu soluduğumuz havanın, içtiğimiz suyun doğal bir parçası sanıyoruz. Okullarımız, liyakatin ilk kurban verildiği mabetler oldu. Öğretmenlik, sadece sınavlardan geçilen bir meslek olmaktan çıktı; ömür boyu sürecek bir suskunluk yemini haline geldi. Sınıflarda, bilgiyi değil, itaati ödüllendiren bir düzen kuruldu. Öğrenci, soru sormayı değil, verileni kayıtsız şartsız kabul etmeyi öğrendi. Öğretmen, düşündürmeyi değil, müfredatı işlemekle yükümlü bir memura dönüştü. Üniversiteler ise bu çürümenin en görkemli abideleri oldu. Kütüphanelerin tozlu rafları arasında kaybolmuş gerçek bilginin yerini, "nasıl geçilir" rehberleri aldı. Diplomalar, bilginin değil, sistemin içinde kaybolmayı başaranların aldığı boş senetlere dönüştü. İlim, sınav sorularını tahmin etmekten ibaret bir kumara dönüştü. Devlet dairesinin soğuk koridorlarında liyakat, dosyalar arasında kaybolup giden bir evrak gibidir. İşini en iyi yapan değil, "sistemin içinde eriyip giden" terfi eder. Yetenek, kıdemin gölgesinde ezilir. Yaratıcı fikirler, "biz hep böyle yaptık" duvarına çarpıp parçalanır. Bu düzende memur, düşünen bir varlık olmaktan çıkar, evrak işleyen bir makine haline gelir. Her bürokratik işlem, liyakatin biraz daha toprağa gömüldüğü bir cenaze törenidir. İnsanlar, yeteneklerini değil, sabırlarını test eder Özel sektörde liyakatin katli daha sinsi, daha acımasız olur. Burada torpil, "referans" adını alır. Ehliyetsizlik, "takım oyuncusu olmak" kılığına bürünür. Gerçek yetenek, "fazla bireyci" diye dışlanırken, vasatlık "ekip ruhu"
Duygu ve Düşünce
Kendi Çamurumdan Yoğurduğum Heykel
Ben elindeki kil değilim, Her dokunuşa farklı şekil veren. Senin kalıbına sığdırayım diye Kopardığın her parçam, bende bir eksilmedir. "Sığsın" diye yoğurma beni, bırak. Döktüğün her su, içimdeki tohumu çürütür. Ben, kendi karanlığımla kavgalı bir köküm; Senin bahçende açmaz benim çiçeğim. Bana ayna tutma; bu, kendi buğumun ardı. Ondaki yansıman değil, kendi gölgemle dansım bu. Reddettiğim her fikir, sırtıma yapışmış bir etikettir, Sökmeye çalıştıkça sadece tenim kanar. "Dışlanmış" dediğin, benim seçtiğim yalnızlıktır, Kalıba sığmayan bir külçe gibi sert ve soğuk. Sen olmaya çalışsam, bende bir şey kalmaz, Geriye, sadece içi boş bir çerçeve kalır. Öyleyse neden uğraşırsın? Çünkü en sonda, benden geriye SEN değil, BEN kalır. İşte o zaman anlarsın ki: Bu yalnız direniş, beni ben yapan tek ruhtur.
Şiir
Larry Ellison: Dijital Köleliğin Mimarı
Oracle'ın kurucusu Larry Ellison, sadece bir teknoloji dehası değil, aynı zamanda küresel bir gözetim imparatorluğunun baş mimarı. Kendini açıkça "Siyonist" olarak tanımlayan bu isim, teknolojiyi siyonizmin küresel hakimiyet aracına dönüştürüyor. Mahremiyetinizin Sonu: · Yediğiniz her yemek, sevdiğiniz her renk, okuduğunuz her kitap Oracle veritabanlarına kaydediliyor · En özel anlarınız, en gizli konuşmalarınız dijital olarak arşivleniyor · Ellison'ın "Vatandaşlar kaydedildiği için iyi davranacak" sözü, distopik bir geleceğin habercisi Siyonist Bağlantı: · İsrail Savunma Kuvvetleri'ne milyonlarca dolar bağış · Netanyahu ile yakın dostluk · Oracle CEO'su Safra Catz'in "İsrail'i destekleme misyonumuzda esnek değiliz" açıklaması Dijital Kimlik Kıskacı: · Yakında her vatandaşın zorunlu dijital kimliği olacak · Her adımınız, her tercihiniz, her ilişkiniz kayıt altında · Yapay zeka ile tüm davranışlarınız analiz edilecek Gerçek Tehlike: · TikTok verilerinden sağlık kayıtlarınıza kadar her şey kontrol altında · CIA ile derin bağlar · Filistin'deki işgalin dijital altyapısı
Duygu ve Düşünce
Bir Medeniyetin Ruh Arayışı
İnsan, özlemlerinden dokunmuş bir varlıktır. Her birimiz memleket istiyoruz - sadece coğrafyadan ibaret olmayan, maneviyatın nefes aldığı, ilmin yol gösterdiği, saygının çiçeklendiği, sadakatin bağ oluşturduğu, adaletin gölgelendiği bir memleket. Peki bu ideal neden bu kadar uzakta hissediliyor? Belki de değişimin önce bireyin iç dünyasından başlaması gerektiği gerçeğine direnç gösteriyoruz. Ya anlamak istemiyoruz bu basit hakikati, ya da duymazlıktan geliyoruz, çünkü değişmek en zor iştir insan için. Aile, toplumun çekirdeği, medeniyetin temel taşıyıcısı olarak her zamankinden daha kırılgan bir konumda. Değerlerimiz sistematik saldırı altında; dijital çağın bitmeyen girdabında kimliklerimiz eriyor, aidiyetlerimiz sığlaşıyor. Peki bu koşullarda anlamlı bir dönüşüm mümkün mü? Evet, etrafımızda hayatı sadece seyreden bir kalabalık var. Ekranların parıltılı ışığında gözleri camlaşmış, ruhları sığlaşmış bu "dijital zombiler" topluluğu içinde hakiki değişimi başlatmak neredeyse imkansız görünebilir. Ancak unutmamalıyız ki her zombi aslında uyuyan bir insandır. Her cam gözün ardında, uyanmayı bekleyen bir bilinç vardır. Değişim, büyük söylemlerle değil, küçük eylemlerle başlar. Bir aile sofrasında telefonları kaldırarak, bir komşunun halini hatırını sorarak, okunan bir kitabın satırları arasında hakikati arayarak başlar. Bu, bir nehirin kaynağından beslenmesi gibidir; nehrin ağzı bulanıksa, kaynağı temizlemek gerekir. Aile kurumu saldırı altındayken değerleri korumak, fırtınada bir mumu yakmaya benzer. Rüzgar sürekli söndürmeye çalışır, ama kor ateşini saklamayı bilenler, fırtına dindikten sonra onu yeniden alevlendirebilir. Aile, değerlerimizin son kalesidir. Bu kaleyi korumak, surları güçlendirmekle mümkündür: Sevgiyle, sabırla, diyalogla, birlikte geçirilen nitelikli
Duygu ve Düşünce
Reklam