Bir can gider, bir nefes söner... Ardından duyulur paslı zincirlerin şakırtısı. Kapılar açılır, canların değeri, "iyi hal" denen o buz gibi teraziye vurulur. Bir limon tezgahındaki masumiyet, gözler bağlı heykelin elinde bir suça dönüşürken; bir ailenin kıyameti koparan feryadı, dosyaların tozlu raflarında kaybolup gider.
Ey adalet tacını giydiğini sananlar! Çıkarın artık o daracık bakışlarınızı. O, sadece kara harfleri gören, ama yürekteki yangını, gözdeki yaşı görmeyen kör edici peçelerinizi yırtın atın! Bir can ki, bir dünyadır. Bir aile ki, bir cihandır. Siz ise o dünyayı söndürür, o cihanı yıkarsınız da, "kanun" dediğiniz o soğuk duvarın ardına saklanırsınız.
Hani nerede "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" diye haykıran o ulu çınar? Kökleri şanla, dalları adaletle gölgelendirirdi toprağı. Şimdi o toprak, feryatla, gözyaşıyla, kanla sulanıyor. Hani nerede, mazlumun ahını alnında nazar boncuğu bilen o yiğitler? Onların kılıçları zalimin boynu için çekilirdi; ama siz, o kılıçları, çaresizin, yoksulun, mağdurun üzerine sıyırıyorsunuz.
İndirin o kibir abanızı üzerinizden. O, sizi bizden, insanlığınızdan ayıran ağır, taştan giysiyi çıkarın. Sokaklara karışın. Bir annenin, evladının mezarı başında söylediği ağıtı duyun. Bir babanın, avuçlarına dökülen küllerin sıcaklığını hissedin. Adalet, kitapların sararmış sayfalarında değil, işte o sıcak gözyaşlarında, o yanık yüreklerde aranmalı.
Adalet, ruhtur. Vicdandır. Bir tebessümü, bir nefesi, bir kalp atışını kutsal bilmektir. Ey adalet! Sen ki, bir zamanlar şefkatle, merhametle yoğrulurdun, şimdi neredesin? Gel, bu yangınları söndür. Bu feryatları dindir. "İnsanı yaşatma" düsturunu, yeniden bu toprağın en yüce kanunu kıl. Yoksa, her sönen canla birlikte, sen de biraz daha ölüyor, hepimiz seninle birlikte kaybolup gidiyoruz