Mehmet BAZMAN

Mehmet BAZMAN
@Cefai
Kalemin ucundaki kişisel deneyimler, bir yaprağın damarlarındaki şiirler ve dünyanın nabzını tutan güncel konular.
Yazar
Almanya
Bingöl
13 okur puanı
Eylül 2025 tarihinde katıldı
Bir Umut Doğar mı?
Düzen denilen bu çark, her gün biraz daha yozlaşıyor. Adaletin terazisi paslanmış, vicdanlar körelmiş, insanlık bir tüketim çarkının dişlileri arasında öğütülüp duruyor. Peki, bu kasvetli tablonun içinde bir umut ışığı doğar mı? Yozlaşmış düzenin karanlığı, fakirin kaynayan kazanının buharını bile söndürmeye yetmez mi? Fakirin kazanı, sadece su ve tuzdan ibaret değildir. O kazan, alın terinin, emeğin, onurun ve hayata tutunma çabasının sembolüdür. Kaynaması, sadece fiziksel bir ihtiyacın giderilmesi değil; bir direnişin, bir var olma mücadelesinin ta kendisidir. Ama o kazan, dışlanmanın, ötekileştirilmenin soğuk rüzgarlarıyla karşılaştığında, ateşi söner, kaynaması durur. Çünkü insan, sadece karnı doyduğu için yaşamaz. Kalbi doymalı, ruhu ısınmalı, toplum içinde bir yeri, bir değeri olduğunu hissetmelidir. Dışlamak ve ötekileştirmek, modern çağın en zehirli silahlarıdır. Görünmez duvarlar örer insanların kalplerine. Bir bakarsın, komşun, iş arkadaşın, hatta ailenin bir ferdi, sırf farklı diye, sırf senin gibi düşünmüyor, senin gibi yaşamıyor diye "öteki" ilan ediliverir. Bu ötekileştirme, toplumun dokusunu içten içe kemirir. Güveni yok eder, dayanışma ruhunu öldürür, sevgiyi ve anlayışı köreltir. Gönüller, bu zehirli iklimde nasıl kaynasın? Nasıl sıcak bir sohbet, içten bir gülümseme çıkabilsin bu buzulların arasından? Eleştiri, bu noktada bir ayna işlevi görür. Yozlaşmış düzeni, dışlayıcı zihniyeti, ötekileştiren bakışı teşhir eder. Bu eleştiri, sadece bir şikayet değil, aynı zamanda bir umut ışığıdır. Çünkü sorunu görmeyen, çözüm arayamaz. Eleştiri, düzene "Dur!" diyen, "Bu yanlış!" haykıran bir sestir. Bu ses, ne kadar çok yankılanırsa, o kadar güçlü bir bilinç dalgası yaratır. Peki, bu bilinç dalgası, bir umut doğurabilir mi? Fakirin kazanı, gönüller
Duygu ve Düşünce
Reklam
Sesimiz Kısılana Dek
Evet, sizlerle Gazze'yi, insanlığı, kardeşliği konuşmuştuk. Ekranların ışıltılı dünyasında, "takipçisi" çok olan programlarınızda, kanallarınızda... O zamanlar her sözünüz, Filistin'de akan kanla yazılıyordu adeta. Yüreklerimiz oradaydı, sesimiz ortaktı. Peki ne oldu? Bir "ateşkes" yalanıyla her şey unutuldu, öyle mi? Siz, evet siz! Kameralar söndü, reytingler düştü, konu "modası" geçti diye mi insanlığınızı da rafa kaldırdınız? Şimdi falanca şehirdeki stand-up gösterinizin, oyununuzun, programınızın reklamını yapmak daha mı önemli? Enkaz altından çıkarılan bir çocuğun son bakışından daha mı değerli sizin için bu eğlenceler? Unuttunuz, ama hatırlatalım: · Batı Şeria'da zulüm durmadı! İsrail güçleri, tüm dünya "ateşkese" odaklanmışken, işgal altındaki Batı Şeria'da baskınlarına, evleri yıkmalarına, Filistinlileri gözaltına almalarına devam ediyor. Sizin "eğlence" dediğiniz anlarda, orada insanlar evlerinden koparılıyor. · Gazze'de ölüm sessizce sürüyor! Ateşkes denilen aldatmaca, Gazze'deki insani krizi sona erdirmedi. İnsanlar enkaz altında, açlıkla, hastalıkla boğuşuyor. Rakamlar soğuk geliyorsa, şunu söyleyeyim: 68 bini aşkın can. Her biri bir anne, bir baba, bir evlat... Hepsi, sizin şimdi sırtınızı döndüğünüz o "konunun" birer parçası. · Bu çocuklar, bu kadınlar boşuna mı öldü? Onların hayatı, sizin gündeminizin değişmesiyle silinecek bir "eski haber" miydi? Dünya, ilk defa bu kadar kenetlenmiş, zulme karşı tek yürek olmuşken, siz taraf değiştirip rüzgara mı kapıldınız? Ve asıl büyük ihanet... Ey "Müslümanım" diye geçinen liderler! Sizler, en acısı, en ağırısınız. Dünyanın dört bir yanında sokaklar inlerken, milyonlar "Durun!" diye haykırırken, sizler Siyonizme nefes oldunuz! Oturduğunuz lüks koltuklardan, oynadığınız siyasi oyunlarla, çıkarlarınız uğruna,
Filistin
Korunmasız Kale
Etrafımıza baktığımızda, sosyal dokumuzu oluşturan en temel yapı taşı olan aile, sistematik ve çok boyutlu bir saldırı altında. Bu, gelip geçici bir rüzgar değil, adeta her cepheden esen organize bir fırtına. Ekranlar, artık sadece bir eğlence aracı olmanın çok ötesinde, aile içi iletişimi baltalayan, bireyleri yalnızlaştıran ve sürekli olarak tüketim, bireycilik ve geleneksel olanı aşağılama üzerine kurgulanmış bir mesaj yağmuruna tutuyor. İnternetin sınırsız dünyası ise hem büyük bir nimet hem de kontrolsüz bir lanet. Çocukların ve gençlerin elindeki akıllı cihazlar, onları ahlaki ve psikolojik olarak zehirleyebilecek içeriklere sınırsız erişim sağlıyor. Ailenin oturma odasında, ebeveynlerin gözlerinin içine baka baka, değer yargıları aşındırılıyor. Moda denen olgu, artık estetik ve örtünme ihtiyacının ötesinde, kimliğimizi, mahremiyet anlayışımızı ve nesiller arası saygıyı erozyona uğratan bir "dayatma aracına" dönüşmüş durumda. Ve biz, tam da bu nedenle, insanlık tarihinin en sancılı ve zor geçiş dönemlerinden birine adım attık. Bu dönem, fiziki bir savaştan çok daha tehlikeli; çünkü hedef, manevi dünyamız, inançlarımız ve gelecek nesillerin zihni. Bu trajik ikilemi her gün yaşıyoruz: Bir tarafta, savaşların, açlığın veya ihmallerin kurbanı olan masum çocukların sessiz çığlıkları yankılanırken, diğer tarafta toplumun bir kesimi, bu acıları arka plan gürültüsü gibi dinleyerek, hiçbir şey olmamışçasına lüksün, bencilliğin ve anlamsız gündemlerin peşinde koşuyor. Bu, kolektif bir vicdan uyuşukluğunun ve ahlaki bir paranın en net göstergesidir. Ancak bu duyarsız tavrın arkasındaki en büyük yanılgı, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıdır. Unutuluyor ki; toplumlar bir vücut gibidir. Bir uzvun kangren olması, en nihayetinde tüm bedeni zehirler ve ölüme
Duygu ve Düşünce
Konfor Tuzağı
İnsan, tarihin en konforlu çağını yaşıyor. Sabah uyanışımızı yumuşak yataklar, kahvaltımızı buzdolabında bekleyen gıdalar, ulaşımımızı kapımıza kadar gelen araçlar şekillendiriyor. Her şey, bizi fiziksel ve zihinsel her türlü rahatsızlıktan korumak üzere tasarlanmış gibi. Peki, gerçekten sadece bu "rahat ve konforlu yaşamak" için mi yaratıldık? Mutluluk denen şey, bu sürekli kaçınma hali mi olmalı? Tarih öncesine, avcı-toplayıcı atalarımızın dünyasına bir an için bakalım. Onlar için hayat, bizim tanımladığımız anlamda bir "konfor" arayışı değildi. Hayat, "anlam" ve "hayatta kalma" üzerine kuruluydu. Bir avcı için başarı, sadece karnını doyurmak değil, kabilesine ait hissetmek, doğayla bütünleşmek ve bir beceride ustalaşmanın getirdiği derin tatmindi. O insanlar: · Amaç Sahibiydi: Her günün net bir hedefi vardı; avlanmak, toplamak, barınak yapmak. Bu hedefler, varoluşlarının merkezindeydi. · Topluluğun Parçasıydı: Av başarısı, tüm kabilenin kutladığı kolektif bir zaferdi. Bireycilik değil, dayanışma ve aidiyet duygusu hâkimdi. · Becerileri Gelişmişti: Doğayı okumak, iz sürmek, alet yapmak gibi karmaşık bilişsel ve fiziksel beceriler sürekli kullanılıyor ve geliştiriliyordu. · Belirsizliğe Aşinaydı: Hiçbir gün bir diğerinin aynısı değildi. Bu belirsizlik, uyanıklığı, yaratıcılığı ve uyum sağlama yeteneğini tetikliyordu. Onların mutluluğu, bir kanepeye gömülüp dijital bir dünyada kaybolmak değil, temel ihtiyaçlarını kendi becerileriyle karşılamanın, ait olduğu topluluk tarafından kabul görmenin ve doğanın bir parçası olmanın dingin ve derin huzuruydu. Medeniyet, insanlığın en büyük başarısıdır. Bizi vahşi doğanın tehlikelerinden, açlıktan ve soğuktan korudu. Ancak bu koruma kalkanı, yavaş yavaş bizi asıl benliğimizden kopardı. Konfor, bir amaç haline geldi. Sürekli
Duygu ve Düşünce
Kiralık Benliğimiz
Biz karanlığın en koyu yerinde, birbirimizin kuyusunu kazmakla meşguldük. Öfkemiz o kadar büyük, gürültümüz o kadar çoktu ki, sabahın ilk ışığının sessizliğini duyamadık. Güneş, biz kan ve kelimelerle savaşırken, usulca doğdu. Ve o aydınlık yüzümüze vurduğunda gördük: En derin yaraları, en ağır kaybı, sevdiğimize değil, sözde düşmanımıza değil; birbirimize verdik. Oysa bu topraklar, hepimizin paylaştığı bir nefesti. Hepimiz aynı havayı soluyorduk. Aynı rüzgâr, hepimizin yüzünü okşuyor; aynı yağmur, hepimizin toprağını suluyordu. Peki ne oldu bize? Ciğerlerimize dolan o hayat veren oksijeni, o en temel insanlığımızı; karşımızdakini anlama çabasını, merhameti, insanı sadece insan olduğu için sevebilmeyi nerede kaybettik? Şimdi, sessiz bir anın ızdırabıyla soruyorum: Bu savunduğumuz fikirler, bu sahiplendiğimiz kimlikler, gerçekten bizim mi? Yoksa biz, ruhumuza yüklenmiş bir yazılım gibi, başkasının programıyla mı yaşıyoruz? Düşüncelerimiz kiralık, yüreklerimiz ipotekli mi? Eğer öyleyse, bizde kalan o akıl, o his, o fikir neye yarar? Sadece bize verilmiş olanı tekrar eden, bize söylenene öfke duyan bir makineden farksızsa insan, bu hayat neyin kavgasıdır? Bir durabilsek... Biraz soluklanıp, o programı durdurabilsek. Gürültüyü kısıp, kalbin o ince ve ürpertici sesini dinleyebilsek. Belki o zaman, ekranlardaki karikatürün ardındaki hakiki insanı, komşumuzun gözlerindeki aynı korkuyu, aynı umudu görebiliriz. Bu ülke bir nefestir. Ve bir nefes, verilip alındığında, paylaşıldığında can verir. Biz birbirimizle uğraşırken güneş doğdu. Belki de şimdi, o ışığın altında, kavganın tozunu silkeler ve birbirimize, korkmadan, yargılamadan, sadece insan olduğumuz için uzatabileceğimiz bir el için yeniden bakma cesaretini buluruz.
Duygu ve Düşünce
Reklam