Bir şehir düşünün; sokaklarında fiyat etiketleri, gümüş yapraklar gibi uçuşsun... Bir lokma ekmeğin fiyatı, bir çocuğun cebindeki son madeni paranın hüznünden daha ağır bassın. Burası, "pahalılık" denilen modern bir saltanatın tahtıdır. Ve bu saltanatta, her bir yemek, artık bir "zevk" değil, bir "imtihan"dır.
Yetkililer, rakamlarla örülmüş bir labirentin içinde kaybolmuş gibidir. Onların dilinde "enflasyon", soğuk ve uzak bir terimdir. Oysa halkın dilinde, her zamlanan fiyat, bir yaranın tuzudur. Bir anne, pazarda domatesi eline alıp, fiyatını görünce iç geçirir; o domates, artık sadece bir sebze değil, bir "lüks"tür. Bir baba, çocuğuna "bugün et yok" derken, sesi titrer; çünkü o et, artık bir gıda değil, bir "mukayese" aracıdır. Bu pahalılık, sadece bütçeleri değil, hayalleri de kemirir. Ve bu karanlık tabloda, yetkililerin "istikrar gelecek" vaatleri, bir fenerin uzaklarda sönük kalması gibidir.
Peki ya insanın kendi içindeki açgözlülük? İşte asıl trajedi burada gizlidir. Çünkü bu pahalılık ikliminde, bir kesim "aç"ken, diğer bir kesim "aç gösteriş" peşindedir. Restoranlarda sunulan yemekler, artık birer "yemek" değil, birer "sanat eseri"dir. Altın varaklı tatlılar, trüf mantarlı yemekler, adeta birer "gurur abidesi"dir. İnsanlar, bu pahalı lezzetleri tüketirken, aslında kendi sosyal statülerini tüketmektedir. Bu, bir "doyum" değil, bir "doyumsuzluk" sarmalıdır. Açgözlülük, insanın içinde büyüyen bir canavardır; ne kadar beslersen, o kadar acıkır.
Oysa bir vakitler, yemek; paylaşmaktı, birlikte olmaktı, sevgidir. Bir tas çorba, komşuya götürülürdü. Bir somun ekmek, bölüşüldükçe çoğalırdı. Şimdi ise her şey, bir "gösteriş" malzemesine dönüştü. İnsanlar, bir tabak yemeğe ödedikleri parayla, bir ailenin bir aylık rızkını karşılarlar oldu. Bu, sadece bir "pahalılık"