Mehmet BAZMAN

Mehmet BAZMAN
@Cefai
Kalemin ucundaki kişisel deneyimler, bir yaprağın damarlarındaki şiirler ve dünyanın nabzını tutan güncel konular.
Yazar
Almanya
Bingöl
13 okur puanı
Eylül 2025 tarihinde katıldı
Fetih ve İmar: Fatih’in Akıl Mimarisinde Kaybolmak
Tarih, bize sadece geçmişin değil, aynı zamanda geleceğin haritasını sunar. O haritanın üzerinde, altın harflerle yazılmış bir isim vardır: Fatih Sultan Mehmet. Onu anlamak, yalnızca bir fetih destanını ezberlemek değil; bir medeniyetin ruhunu, bir dünya imparatorluğunun zihin kodlarını çözmektir. Peki, Fatih’in anlayıp da bizim kuşaklar sonrasında anlamakta zorlandığımız, o kadim sır neydi? Cevap, belki de şurada saklı: Fatih, “gücü” değil, “gücün kaynağını” fethedendi. Bizler, genellikle gücü, toprak genişliği, askeri zafer veya siyasi üstünlük olarak kodlarız. Oysa Fatih, gücün gerçek tahtının “bilgi” olduğunu biliyordu. İstanbul’un surlarını yıkan, yalnızca topların gücü değil; o topları döken, haritaları çizen, kuşatma stratejilerini hesaplayan “akıl”dı. Fetihten hemen sonra sarayına davet ettiği İtalyan ressam Bellini, sadece bir portre sanatçısı değil; Batı’nın rönesans zekâsına açılan bir pencereydi. Sahn-ı Seman medreselerini kuruşu, sadece din eğitimi için değil; aklı, felsefeyi ve pozitif bilimleri bu topraklara nakşederek, imparatorluğun temelini “ilim” ile sağlamlaştırmak içindi. Onun anladığı bir diğer hakikat: Hoşgörü, bir zayıflık değil; bir stratejidir. Bizler, bazen farklılıkları bir tehdit, hoşgörüyü ise bir taviz olarak görme eğilimindeyiz. Fatih ise, farklılıkları bir “zenginlik” olarak kucakladı. İstanbul’u fethettikten sonra Ayasofya’yı camiye çevirmekle kalmadı; aynı zamanda Ortodoks Patrikhanesi’ni yeniden ayağa kaldırdı. Bu hamle, sadece dini bir lütuf değil; siyasi dehasının bir ürünüydü. Çok kültürlü, çok dinli bir imparatorluğu yönetmenin yolunun, insanları ezmekten değil, “sisteme dâhil etmekten” geçtiğini biliyordu. Bu, onun devlet aklının, inancıyla nasıl harmanlandığının bir göstergesiydi. Bugünün dünyasında bizler, kendi
Duygu ve Düşünce
Reklam
Bir Vicdan Muhasebesi
İçimde, ağır bir kış gecesi gibi çöken, kasvetli bir sızı var. Bu, sadece bedenimin değil, ruhumun da taşıdığı bir utanç yükü. Gözlerim, ateşkes perdesi denen o ince tülü aralıyor ve arkasında biriken büyük bir hayal kırıklığını görüyor. Ne bir zafer ne de huzur; bu sadece yorgun düşmüş bir nefesin, bir sonraki boğulmaya kadar aldığı kısa ve fani bir mola. Gecenin göğü yırtılırken duyulan o patlama sesi, sadece Gazze'nin duvarlarını değil, benim kalbimin de sağlam sandığım köşelerini yıktı. Ve en acısı, o sesi durdurmak için parmağını bile kıpırdatmayan, hatta o sesi yaratanlarla aynı masada meşruiyet arayanların yarattığı hayal kırıklığı. Bizi temsil etmesi gerekenler, gölgelerde dans eden aciz kuklalar haline geldi. Onların "ulusal çıkar" dedikleri şey, evlatlarının önünde yıkılan bir babanın çaresizliğinden, bir annenin son feryadından daha mı değerliydi? Ellerindeki tüm gücü, tüm diplomatik kozları, o kadim davanın onuru için masaya süremeyenlerin adımlarındaki ağırlık, şimdi benim ruhumu eziyor. Ne büyük bir teslimiyet! Söylemde gürleyenlerin, eylemde pısırık bir rızaya dönüşmesi. En sert sözleri sarf edenlerin, ihlaller karşısında tek bir caydırıcı yaptırım uygulamaya dahi cesaret edememesi... Bu ikiyüzlülük, sadece düşmanın değil, kendi içimizdeki siyasi çürümüşlüğün de bir itirafıdır. Bize sunulan "garantörlük" rolü, aslında bir figüranlık, kirli oyuna kılıf bulma ve sessizce onaylama rolünden ibaretti. Vicdanı rahatlatacak birkaç kelime sarf edip, en önemli an geldiğinde başını kuma gömmek, tarihi bir ihanet değil midir? Gerçekten de o zayıf anı, o ekonomik ve askeri daralma anını, kalıcı bir çözüm için kullanamadık. Ablukanın tamamen kalkması için, işgalin bitmesi için masaya yumruğu vuramayanlar, tarihe sadece kaçırılmış bir fırsat, büyük bir fırsat maliyeti
Filistin
Bu kin ve nefret neden
Anlamıyorum... içimde bir yumak, öfke değil, yorgunluk değil, tarifsiz bir ağırlık. İnsanın insana ettiğini hayvan etmez diyorlar ya, inanasım gelmiyor bazen. Şu ekranlarda, sosyal medyada gördüğüm manzara, içimi acıtıyor. Birinin inandığı değer, diğerine hakaret etmek için bahane mi olmalı? Neden... neden her şey bu kadar sert? Neden "sen" deyince, hemen "ben"in karşısında durmak zorunda hissediyor insan? Bir düşünceyi savunuyorsun, diğeri çıkıyor "sen şusun, sen busun" diye yaftalıyor. Savunduğun şeyi özüne saklayamıyor musun? Hayır, saklamak istemiyorsun, çünkü bu bir kimlik meselesi artık. Ama bu kimlik, başka bir kimliği ezip geçmek için mi var olmalı? Asıl canımı yakan, o "saygısızlık"... Kendi insanına, komşuna, aynı toprağın ekmeğini yiyene bu kadar yabancılaşmak... Nasıl geldik bu hale? Birinin bayrağını yakarken, birinin inancıyla alay ederken, o insanın gözlerinin içine bakabilecek miyiz hiç? O gözlerde kendimizi göremeyecek miyiz? Ve o çifte standart... O, en ağırı. Medeni diye örnek gösterdiğin Batı'ya gidiyorsun, orada kılına dokunamıyorsun, "hoşgörü" diye geçiniyorsun. Peki ya burada? Buradaki insan "daha mı az değerli" senin için? Bu topraklar, bu insanlar, senin için "daha mı az kıymetli" de, buradakilere tahammülün bu kadar az? Bu nasıl bir ayrım? Bu nasıl bir küçümseme? Bu kinin, bu nefretin altında yatan şey korku bence. Korku ve bir türlü kabullenememe... Farklı olanın varlığını kabullenememe korkusu. Gücünü, kimliğini, "doğrularını" kaybetme korkusu... Öyle derin bir korku ki, nefretten bir zırh örüyor etrafına. Ve o zırhın içinde, en çok da kendimizi yakıyoruz. Yoruldum. İnsan, insanın kurdu değil, dostu olsun istiyorum. Bir simitçi tebessümü kadar sıcak, bir yağmur sonrası toprak kadar samimi bir saygı... İstiyorum ki, savunduğumuz şeyler
Duygu ve Düşünce
Altın Zincire Vurulmuş Nefisler Ziyafeti
Bir şehir düşünün; sokaklarında fiyat etiketleri, gümüş yapraklar gibi uçuşsun... Bir lokma ekmeğin fiyatı, bir çocuğun cebindeki son madeni paranın hüznünden daha ağır bassın. Burası, "pahalılık" denilen modern bir saltanatın tahtıdır. Ve bu saltanatta, her bir yemek, artık bir "zevk" değil, bir "imtihan"dır. Yetkililer, rakamlarla örülmüş bir labirentin içinde kaybolmuş gibidir. Onların dilinde "enflasyon", soğuk ve uzak bir terimdir. Oysa halkın dilinde, her zamlanan fiyat, bir yaranın tuzudur. Bir anne, pazarda domatesi eline alıp, fiyatını görünce iç geçirir; o domates, artık sadece bir sebze değil, bir "lüks"tür. Bir baba, çocuğuna "bugün et yok" derken, sesi titrer; çünkü o et, artık bir gıda değil, bir "mukayese" aracıdır. Bu pahalılık, sadece bütçeleri değil, hayalleri de kemirir. Ve bu karanlık tabloda, yetkililerin "istikrar gelecek" vaatleri, bir fenerin uzaklarda sönük kalması gibidir. Peki ya insanın kendi içindeki açgözlülük? İşte asıl trajedi burada gizlidir. Çünkü bu pahalılık ikliminde, bir kesim "aç"ken, diğer bir kesim "aç gösteriş" peşindedir. Restoranlarda sunulan yemekler, artık birer "yemek" değil, birer "sanat eseri"dir. Altın varaklı tatlılar, trüf mantarlı yemekler, adeta birer "gurur abidesi"dir. İnsanlar, bu pahalı lezzetleri tüketirken, aslında kendi sosyal statülerini tüketmektedir. Bu, bir "doyum" değil, bir "doyumsuzluk" sarmalıdır. Açgözlülük, insanın içinde büyüyen bir canavardır; ne kadar beslersen, o kadar acıkır. Oysa bir vakitler, yemek; paylaşmaktı, birlikte olmaktı, sevgidir. Bir tas çorba, komşuya götürülürdü. Bir somun ekmek, bölüşüldükçe çoğalırdı. Şimdi ise her şey, bir "gösteriş" malzemesine dönüştü. İnsanlar, bir tabak yemeğe ödedikleri parayla, bir ailenin bir aylık rızkını karşılarlar oldu. Bu, sadece bir "pahalılık"
Duygu ve Düşünce
Aşkın Lâl Hali
Ben seni, sözcüklerin iflas ettiği yerde sevdim. Bir mum alevinin,karanlığa emanet ettiği titremeydim. Sen gülümseyince,bütün şiirler susardı; Çünkü aşk,bizim lûgatımızda bir 'ah' idi, sadece bir 'ah'... Sen, bir eski tren vagonunda unutulmuş gazoz şişesi, Ben,o şişenin içinde birikmiş yağmur suyu. Beraber sallandık durduk ıssız bir istasyonda, Ne kırılabildik,ne de içilebildik. Bana, "Gel!" demedin hiç. Ben,"Gidiyorum," diyemedim. Aramızda,bir uçurumun en güzel hali vardı; İkimiz de birbirimize bakarken düşerdik. Gecenin en koyu yerinden bir yıldız kopsa, Avucumda sönen sen olurdun. Seni sevmek,işte bu oldu: Bir kaybedişin nakışını,iğneyle yüreğime işlemek. Şimdi bu odada senin kokun değil, Kokunun bıraktığı bir uçurum var. Ve ben,aynaya her baktığımda, Sadece seni seyrederkenki aksimi görüyorum. Aşk dediler, kanatırdı. Suskunluk dediler,çoğalttı. Sen gittin,benden geriye, Sadece'sen' hali kaldı.
Şiir