Mehmet BAZMAN

Mehmet BAZMAN
@Cefai
Kalemin ucundaki kişisel deneyimler, bir yaprağın damarlarındaki şiirler ve dünyanın nabzını tutan güncel konular.
Yazar
Almanya
Bingöl
13 okur puanı
Eylül 2025 tarihinde katıldı
Karıncayı İncitmeyen Nasipli Toplumdan Bu Hale…
Eski bir kitap karıştırırken, bir dervişin, “Nasiplidir karıncayı dahi incitmeyen sultan olur” dediğini okudum. O an, kalbime bir ok saplanıverdi. Biz, "incitmeyi" bile "incitmekten" çekinen, merhameti sadece insana değil, tüm mahlukata şart koşan bir medeniyetin evlatları değil miydik? Peki, ne oldu da “karıncayı bile incitmeyen” o toplum, bugün trafikte en ufak bir gecikmede küfürleşen, sosyal medyada birbirini linç etmekten zevk alan, komşusunun derdiyle dertlenmekten aciz bir kalabalığa dönüştü? Değerlerimiz hiç bu kadar aşağılanmamış, aile yapımız, o kutsal mahremiyetimiz hiç bu kadar afişe edilmemişti. İçimdeki soru yakıcı: Bu çağ bize ne getirdi de bizi biz yapan her şeyi bir bir kaybediyoruz? Bu bir nostalji, bir “eski güzel günler” ağıtı değil. Bu, köklerinden koparılmış bir çınarın, rüzgarda savruluşunun isyanıdır. Getirdiklerin “İyi” miydi, Sadece “Hızlı” mı? Bu çağ bize “birey” olduğumuzu fısıldadı. Özgürlük vaat etti. Ama bu özgürlük, “biz” olmaktan vazgeçmek pahasına geldi. Kolektif ruhumuzu, dayanışma ahlakımızı söküp attılar; yerine, herkesin kendi kabuğuna çekildiği sınırsız bir bencilliği monte ettiler. Bize süratli internet getirdiler, ama sabrı, muhabbeti, bir çayın demlenişindeki hikmeti elimizden aldılar. Aile, bir sığınak, bir mahremiyet kalesiydi. Şimdi ise en mahrem kavgalarımızın, en içerlek hesaplaşmalarımızın reality show’a dönüştüğü bir sahne. “Afişe edilmek” normalleşti. Saygı, bizde sadece korkulan bir otoriteye duyulan bir çekinç değildi; tecrübeye, ak saça, emeğe duyulan bir hürmetti. O da giderek silikleşiyor. Asıl Felaket: Merhametin Tükenişi En ağır kaybımız, o “karıncayı incitmeyen” merhamet duygusudur. Bizim medeniyetimiz, Süleyman’a verilen saltanatın, bir karıncaya verilen merhametle kıymet bulduğunu öğretmişti bize. Şimdi
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Çadırını Sırtında Taşıyanlar İçin...
Bugün bir otobüs terminalindesin. Belki İzmir, belki Ankara, belki de hiç bilmediğin bir kasabanın küçük garı. Biletin cebinde, yolculuğa üç saatin var. Ama sen... sanki buradan hiç gitmeyecekmiş gibi, o bekleme salonuna koskoca bir çadır kurmuşsun. Çadırının içi ne de dolu, değil mi? Anıların, endişelerin, "ya olursa"ların, kırgınlıkların... Dün gece yine kaçıncı kez "yarın ne yiyeceğiz" diye endişeyle uyandın? Kaçıncı kez "komşunun arabasından daha iyisini almalıyım" diye kendini yiyip bitirdin? Oysa Ki Biliyorsun Sen ki, bu terminalde sadece üç saatin olduğunu biliyorsun aslında. Her sabah aynada biraz daha beyazlaşan saçlarında okuyorsun zamanın geçişini. Çocuğunun bir günde büyüyüverişiyle hissediyorsun ömrünün o telaşlı kanat çırpışını. Ama yine de... yine de çadırını büyütmekten vazgeçmiyorsun. Neden? Belki de terminalde tanıştığın o güzel insanları kaybetmekten korkuyorsun. Belki alıştığın bu köşenin rahatlığından ayrılmak istemiyorsun. Ya da belki –en acısı– varacağın yeri unuttun da, terminali varış noktası zannetmeye başladın. Kalbinin Sesini Duy Şu an, tam şu an, terminalin camından dışarı bak. Giden araçları görüyor musun? Her biri bir hayat... Kimi sevinçle uğurlanıyor, kimi gözyaşlarıyla. Ama hepsi gidiyor. Tıpkı senin de eninde sonunda o kapıdan çıkıp asıl yola koyulacağın gibi. Peki o gün geldiğinde, arkanda ne bırakacaksın? Çadırının büyüklüğüyle övünen biri olarak mı anılacaksın? Yoksa terminaldeki herkese bir gülüş, bir iyilik, bir "seni önemsiyorum" bırakan o ışıklı yolcu mu? Bir İtiraf Ben de çadırımı çok seviyorum. İçindeki küçük eşyalar, anılar, biriktirdiğim kitaplar... Ama bazen, gece olduğunda, terminalin ışıkları söndüğünde, içimde bir ses fısıldıyor: "Burası evin değil. Yolcusun. Hafifle. Sevdiğin insanlara sarıl. Özür dile. Affet. Ve
Duygu ve Düşünce
Yolcu ve Soru
Sualin vakti değil, bırak geceyi, Her parlak nokta bir iz, her an bir yanıt. Köklerdeki koşuşturma, dalın dinginliği, Hayatın sırrı, incecik bir tende kayıt. Koşan çocuk, gölgesi yetişmez ona, Büyür, zamanın akışına savrulan yaprak. Kuşun ezgisi sebepsiz, bilmez niçin şakır, Lakin dinleyen ruh, o seste bulur yasak anlamı. Hayat bazen bir lokmayı bölüşmek, Bazen de kalbin surlarına sığmaz bir aşk. Bazen toprağa emanet edilen bir tanedir, Sürer, yükselir, olur bir gölge, belki bir renk. Kimi arar durur, kimi bulduğunu iddia eder, Kimi de yol üstünde yitirir asıl soruyu. Oysa yaşam, o arayışın kendisi olmalı, Ateşi tutuşturan el, donup bekleyen değil. Devam et, her menzil yeni bir sorgulama, Her soluk yeni bir uyanış, her an ilk adım. Işığı gözlerinde, sonsuzu kalbinde taşı, Maksat, sen bu yolda olduğun sürece saklı.
Şiir
Tarih Kendi Çocuklarını Yiyen Canavara Nasıl Dönüştü?
Sokağın dilinden anlayan herkes görüyor ki bu memlekette bir şeyler ters gidiyor. Eskiden "komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyen bir millet, şimdi "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" der oldu. Bu trajik dönüşüm, tesadüflerin bir sonucu değil; kasten ihmalin ve göz yumulan çürümüşlüğün acı faturasıdır. Hatırlayın eskiden mahalle kültürü vardı. Komşunun çocuğu sana kızar, senin çocuğa da komşun kızardı. Şimdi? "Karışmayın benim çocuğuma" der olduk. Komşunun aç olduğunu bile bile kapımızı kapattık. Bu duvarları biz mi ördük, yoksa yöneticilerimiz mi bu duvarlara çimento taşıdı? Eskiden bakkala veresiye yazdırırdık, güven vardı. Şimdi bankalara borçlandık, kredi notumuz düştü diye üzülüyoruz. Birbirimize olan güvenimiz, rakamlara indirgendi. Siyasi iktidarlar, bu toplumsal güveni korumak yerine, ekonomiyi ve ahlakı tamamen kısa vadeli çıkarlara teslim eden, insansız bir sisteme itmediler mi bizi? En büyük dert bu: Herkes kendi derdine düştü. Korku, ortak paydamız oldu. Memur işini kaybetmekten, genç işsiz kalmaktan korkuyor. Bu korku, bizi birbirimize düşman etti. Bu korku tohumlarını eken kimdi? "Torpil" lafını duydunuz mu? Artık normal oldu. Ahlaki çöküntü, bizzat sistemin kendisi tarafından teşvik edildi. Siyaset, liyakati değil sadakati ödüllendirdikçe, bu çürümenin önünü kim alabilirdi? En acı olanı bu: "Paran kadar konuş" lafı çıktı mı ortaya, bitmiştir o toplum. Bu memleketin eğitimcileri, öğretmenleri neredeydi? Gençlere "evladım adam ol" diyen dedenin sesi, "ne olursa olsun para kazan" diyen bir sistemin çığlığı altında nasıl boğuldu? Eğitim sistemimiz, dürüst ve onurlu bireyler yetiştirmek yerine, sadece atanmak ve zengin olmak peşinde koşan ruhsuz diplomalar üretti. Okullarımız, vicdanı ve ahlakı müfredat dışı ilan eden birer fabrika haline
Duygu ve Düşünce

Mehmet BAZMAN

, bir kitap okudu
Puan vermedi·288 syf.·
2025 63. kitabı
Georges Remond
5.3/10 · 10 okunma