Eski bir kitap karıştırırken, bir dervişin, “Nasiplidir karıncayı dahi incitmeyen sultan olur” dediğini okudum. O an, kalbime bir ok saplanıverdi. Biz, "incitmeyi" bile "incitmekten" çekinen, merhameti sadece insana değil, tüm mahlukata şart koşan bir medeniyetin evlatları değil miydik?
Peki, ne oldu da “karıncayı bile incitmeyen” o toplum, bugün trafikte en ufak bir gecikmede küfürleşen, sosyal medyada birbirini linç etmekten zevk alan, komşusunun derdiyle dertlenmekten aciz bir kalabalığa dönüştü?
Değerlerimiz hiç bu kadar aşağılanmamış, aile yapımız, o kutsal mahremiyetimiz hiç bu kadar afişe edilmemişti. İçimdeki soru yakıcı: Bu çağ bize ne getirdi de bizi biz yapan her şeyi bir bir kaybediyoruz?
Bu bir nostalji, bir “eski güzel günler” ağıtı değil. Bu, köklerinden koparılmış bir çınarın, rüzgarda savruluşunun isyanıdır.
Getirdiklerin “İyi” miydi, Sadece “Hızlı” mı?
Bu çağ bize “birey” olduğumuzu fısıldadı. Özgürlük vaat etti. Ama bu özgürlük, “biz” olmaktan vazgeçmek pahasına geldi. Kolektif ruhumuzu, dayanışma ahlakımızı söküp attılar; yerine, herkesin kendi kabuğuna çekildiği sınırsız bir bencilliği monte ettiler. Bize süratli internet getirdiler, ama sabrı, muhabbeti, bir çayın demlenişindeki hikmeti elimizden aldılar.
Aile, bir sığınak, bir mahremiyet kalesiydi. Şimdi ise en mahrem kavgalarımızın, en içerlek hesaplaşmalarımızın reality show’a dönüştüğü bir sahne. “Afişe edilmek” normalleşti. Saygı, bizde sadece korkulan bir otoriteye duyulan bir çekinç değildi; tecrübeye, ak saça, emeğe duyulan bir hürmetti. O da giderek silikleşiyor.
Asıl Felaket: Merhametin Tükenişi
En ağır kaybımız, o “karıncayı incitmeyen” merhamet duygusudur. Bizim medeniyetimiz, Süleyman’a verilen saltanatın, bir karıncaya verilen merhametle kıymet bulduğunu öğretmişti bize. Şimdi