Mehmet BAZMAN

Mehmet BAZMAN
@Cefai
Kalemin ucundaki kişisel deneyimler, bir yaprağın damarlarındaki şiirler ve dünyanın nabzını tutan güncel konular.
Yazar
Almanya
Bingöl
13 okur puanı
Eylül 2025 tarihinde katıldı
Gazze: Yeryüzünün En Uzun Ağıtı
Gazze... O, coğrafi bir leke değil; kalbimizin en orta yerinde, ezelden kalma bir yara izidir. Kanatlarının gölgesi bir zamanlar bütün bir ufku kucaklayan o özgür kuş şimdi darmadağın edilmiş bir kafesin içinde. Ama dikkat edin: O kafesten sızan ses, bir çığlık değil, bütün bir insanlığın vicdanına yazılmış en uzun ağıttır. Bu küçücük toprak parçası, göğsümüzde açılan devasa bir boşluktur. Bize ne din, ne dil, ne de ırk ayırmayan, sadece ve sadece insan olmanın kırık yeminini hatırlatır. O yemin, vicdanın uykusunu kaçıran bir fısıltı gibi, dünyanın dört bir yanından insanları "Sumud" yani "sebat" sancağı altında topluyor. Bu, ne siyasi bir hareket ne de coğrafi bir dayanışmadır; bu, bütün yalanların ve ayrılıkların ötesinde, insanın insana duyduğu o ilkel, sarsılmaz merhametin son nefesidir. Orada çocuklar, bir kez bile masmavi gökyüzünü tehlikesizce izleyemeyen o masumiyetin son kurbanları. Onlar için gök kubbe, artık savaş uçaklarının gölgesidir. Bir babanın elinden kayıp giden çocuklarının sessizliğine şahit olmak, insanlığın ruhunda açılan onulmaz bir yarıktır. Ve kadınlar... Bir gelincik yaprağı kadar narin ama bir dağ gibi sarsılmaz o kadınlar. Onlar, parçalanmış hayatların enkazından onuru, umudu ve direnişi çıkaran Züleyha'lardır, Leyla'lardır. Onlar, göğüs kafesinde bir mezar taşıyan ama yine de yaşamayı seçenlerdir. Gazze, ruhun bu eşsiz direnişini, ölümün karşısında dimdik duran o insanlık haysiyetini temsil ediyor. Dünya sessiz. Küresel düzen, kendi kurduğu vicdan duvarlarının ardına saklanıyor. Fakat Gazze, o karanlık tablonun ortasında, bir meşale gibi yanıyor. Yanışı, bize konfor alanlarımızda söylenen yavan sözlerin artık bir anlamı kalmadığını haykırıyor. Gazze, uyanıştır. Bu yeryüzünün en uzun ağıtı, kalplerimizdeki ölü toprağı süpürmeye devam edecek.
Filistin
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Bir Tas Çorbaya Yapılan İhanet
Bana göre sosyal medyanın savurgan yemek kültürü, sadece bir estetik problem değil; bu, içinde yaşadığımız toplumsal çürümenin ve ahlaki iflasın kanlı canlı bir kanıtıdır. Ekranlara boca edilen o gösterişli müsriflik, vicdanlarımıza atılmış bir tokat gibi yüzümüzde patlıyor. Yemek, kutsal bir ihtiyaçtan; kaynak israfının ve narsisizmin iğrenç bir gösterisine dönüştürüldü. O şatafatlı restoran kareleri, bitirilemeyen dağ gibi porsiyonlar ve sırf "beğeni" uğruna çöpe giden tonlarca gıda... Bunlar artık sadece "içerik" değil, küresel gıda adaletsizliğine karşı işlenen bir suçun görsel delilleridir. Mesele basit: Dünyanın bir köşesinde insanlar açlıktan ölürken, diğer köşede sosyal medya akışları luksun ve aşırılığın utanç verici bir gösterisiyle dolup taşıyor. Bu tezat, derin bir sosyal adaletsizlikten ziyade, sistematik bir empati yoksunluğunu işaret ediyor. O altın varaklı tabaklarda sergilenen zenginlik, aslında ahlaki körlüğün altın yaldızlı bir çerçevesidir. İzleyicinin sorması gereken temel soru şudur: "Bir lokma ekmeğe muhtaç milyonlar varken, bu 'duyarsız fazlalık' nasıl bu kadar normalleşebilir?" Bu içerikler, sadece bir fotoğraf kaygısı değil, toplumsal vicdanın çoktan iflas ettiğinin açık kanıtıdır. Beni en çok öfkelendiren nokta ise, insani değerlerin bu dijital değirmende nasıl öğütüldüğüdür. Eskiden, bir tas çorbanın komşuya uzatılması, sessiz, onurlu ve samimi bir insanlık göreviydi. Yardımlaşma, riyadan uzaktı. Şimdi ise, o saf dayanışma eylemi dahi "içerik malzemesi"ne indirgeniyor. Bir tas çorba dahi, kamera karşısında, "story"lerde gösterilmek zorundaysa; o eylem, yardımseverlikten çıkar, "performatif bir gösteriye" dönüşür. "Beğeni" ve "takipçi" toplama hırsı, saf iyilik duygusunu zehirlemiştir. Toplumsal dokumuzun en temel direği olan dayanışma,
Duygu ve Düşünce
Bir mükemmellik yalanının parlak ambalajı
Göz alıcı elbiseler, kusursuz görüntüler, zarif endamlar… Bir sergi salonundayız sanki. Dışarıya yansıyan her bir kare, bir sanat eseri titizliğinde düzenlenmiş, parlatılmış ve sunulmuş. Her yer, bir mükemmellik yalanının parlak ambalajıyla kaplı. Oysa bu ihtişamlı perdenin hemen arkasında, toplumun ruhunda kanayan, derin bir yara var. Bu, anlamı maddede arayan, paraya tapan bir jenerasyonun trajedisidir; ruhsal bir komada, "beyin ölümü gerçekleşmiş" bir neslin trajedisi. Modern çağ, görselin bir tiran olduğu bir zindan. Telefonlarımız, ekranlarımız ve şehrin her köşesi, bize sürekli olarak imkânsız hayatların, kusursuz bedenlerin ve parıltılı nesnelerin soğuk imgelerini dayatıyor. Elbisenin markası, görüntünün çekiciliği... bunlar artık sadece kıyafet değil; statü sembolü, zorunlu kabul görme aracı, var olma şartı. Bu yüzeysellik kültüründe, birey, en acımasız bölünmeyi yaşıyor: “Ne gösterdiği” ile “ne olduğu” arasındaki makas her geçen gün açılıyor. Kişinin gerçek, otantik benliği, dışarıya verdiği o özenle cilalanmış imajın karanlık gölgesinde hapsoluyor. Sanki hayatlarımız, içinde ruhumuzun olmadığı, sadece kameralar için tasarlanmış, boş birer sahneye dönüşmüş durumda. İşte tam bu noktada, o "beyin ölümü" metaforu ortaya çıkıyor. Bu, bir bedenin sonu değil, ruhun çöküşüdür; eleştirel düşüncenin damarlarının tıkanmasıdır; sorgulamanın, duyarlılığın ve o kadim manevi arayışın fonksiyonlarını yitirmesidir. Bu nesil, bir tıkla dünyanın bilgisine ulaşabilirken, ne yazık ki derinlemesine düşünmekten, analiz etmekten ve bir anlam çıkarmaktan giderek daha aciz kalıyor. Sürekli bir bilgi ve uyaran bombardımanı, dikkatimizi un ufak etti. Yüzeysel içerikler, beynimizin en kolay yiyeceği haline geldi ve biz, o doyurucu, derinliği olan lokmaları reddettik. Sonuç? Hakikatle
Duygu ve Düşünce
NE FERYADIMA KULAK, NE YÜREĞİME FERMAN
Heyhat! Eleştiriye tahammülü olmayan, Fikirleri tek elde toplayan şakşakçılarla büyüyenler, Ömer gibi adalet timsali, Ali gibi cesur olmayanlardır... Ben ki, Cefai, sözleri adaletle biçtim. Yalnızlığımı hakikatin kılıcıyla kestim. Her heceyi bir sorguya, her dizeyi bir darağacına çevirdim. Kör kuyularda susuzluğa mahkûm ettiler sözü. Korkuyu zırh, dalkavukluğu kalkan yapanlar, Köle ruhlular geziyor caddelerde. Adaletin kalesi susturulmuş, cesaretin sancağı yırtılmış. Ey ikiyüzlülük kuyumcuları! Sizin altın varaklı yalanlarınız, Benim bir avuç hakikatime değmez. Sussam içimde bir fırtına, Konuşsam önümde bir çöl susuzluğu. Bu zindanda, gardiyanlara gülümseyen mahpuslar, Gerçeğin yükünü taşımaya cesareti olmayan yiğitsizler... Sizin suskunluğunuz, en ağır ihanettir. Ben burada, kelimelerimle bir devrim ateşi yakacağım. Her mısra, bir çığlık olacak sağır duvarlara çarpacak. Her hece, bir meşale olacak karanlığın göbeğinde yanacak. Suskunsa eğer bu âlem, Benim sesim çığlık olur.
ZİLLET DİVANI
I Ey bu diyarın sultanı, ey halife-i rûy-i zemin! Söz sanatına boğulmuş, nutkun çok güzel, ama kimin? Duymaz oldun sen Gazze’nin en son yankılanan enini, Bayrak diye sallanan beyaz mendiller senin elin mi? Bir zamanlar ‘Allah’ deyip geçerdin önüne orduların, Şimdi titrersin o kukla zalimin en ufak sözünden! Bu ne perhiz, bu ne riya, bu ne taviz, söyle sen? II Kalkacak olsa kabrinden, Şam’ın kurtaran kahramanı, Selahaddin, “Benim için bir damla kan verir misin?” dese; “Korkudan dilimiz tutuldu!” mu diyeceksin, yoksa “Pazardaydık!” mı? Kükreyerek gelse yine Mısır’ın arslanı Baybars, “Al bayrağı alnımızın akıyla sildik, siz ne yaptınız?” Hangi yüzle, hangi dille bakacaksın o çelik bakışa? Suskunluğun utancı mı, yoksa ihanetin alevi mi yakacak? III Bir bir dirilseydi eğer Ashab-ı Kiram hep ayağa; Hamza’nın kınından sıyrılmış kılıcı şimşekler saçsa; Ömer’in adaleti bir kılıç gibi önüne geçse; “Korktunuz mu?” diye sorsa, Hazreti Ali dönüp size; “Korkmadık!” diyemezsiniz, yüzünüzü kara örtersiniz! Zira sizler, “korku” denen illete müptela oldunuz, Cihat nameyle nutukta, yürek işinde fütursuz oldunuz! IV Biz ki bir ümmettik, “İnnâ fetahnâ” deyip coşardık, Bir olurdu gök kubbede Kâbe ile Süleymaniye. Şimdi satılmış her bir köşe, siyasetin karanlık yüzüne. Zillet divanındasınız, koltuklarınız yaldızlı olsa da, Vicdanlarınız paslıdır, yürekleriniz taşlaşıp da.