Mehmet BAZMAN

Mehmet BAZMAN
@Cefai
Kalemin ucundaki kişisel deneyimler, bir yaprağın damarlarındaki şiirler ve dünyanın nabzını tutan güncel konular.
Yazar
Almanya
Bingöl
13 okur puanı
Eylül 2025 tarihinde katıldı
Bir Çürüme Eleştirisi
Gündem, artık bir cehennem çukurunun kulak tırmalayan gürültüsüne dönüştü. Her gün, zehirli bir enjektörle zihnimize pompalanan başlıklar: Yozlaşma, kutuplaşma, kin, nefret, ötekileştirme... Bu kelimeler öylesine sıradanlaştı ki, kanıksar olduk. Oysa her biri, toplumsal dokumuzu bir kanser hücresi gibi kemiren, insanı “insan” yapan değerleri aşındıran amansız bir illettir. Yozlaşma: Ahlakın Çürüyen Çekirdeği Yozlaşma, sadece maddi bir sömürüden ibaret değildir. Daha vahimi, ahlaki ve manevi bir çürümedir. Gücü ve imkanı, hakkaniyetin, emeğin ve ortak iyinin önünde bir kılıç gibi kullananlar, sadece hazinenin değil, toplumun güveninin de yağmacısıdır. İnsanların birbirine, sisteme, yarınlara dair inancını çalarlar. Bu güven yitimi, toplumu bir arada tutan harçtır; o çatladığı an, geriye kırılgan, paranoyak ve her şeyden şüphe eden bir kalabalık kalır. Yozlaşma, kutuplaşmanın en verimli toprağıdır; zira insanları "onlar" (yozlaşmış olanlar) ve "biz" (mağdur olanlar) diye ayırmak için hazır bir zemin sunar ve mağduriyet duygusunu derinleştirir. Kutuplaşma: Akıl Tutulması ve Diyaloğun Ölümü Kutuplaşma, basit bir fikir ayrılığı değil, bir akıl tutulmasıdır. Artık karşımızdakini anlamak için değil, onu alt etmek, susturmak, hatta yok saymak için dinliyoruz. Sosyal medyanın algoritmik yankı odaları, bizi yalnızca kendi gibilerin sesiyle kuşatarak, ötekinin sadece bir "karikatürünü" görmemize neden oluyor. O karikatür, genellikle nefreti hak eden, aşağılık bir varlıktır. Burada diyalog ölür. Yerini, iki sağırın birbirine bağırdığı, hiçbir kelimenin anlam taşımadığı, sadece öfkenin volkanik püskürdüğü bir iletişimsizlik alır. Bu zihinsel kilitlenme, siyasi bir tercihten çok, medeni bir davranış biçiminin kaybıdır. Kin, Nefret ve Ötekileştirme: Zehrin Sıradanlaşması Kin ve
Reklam
Bir Vicdan Sınavı ve İnsanlığın Yeniden Doğuşu
Gazze yanıyor, Gazze ölüyor. Fiziken bir harabeye dönüşecek, toprağında derin yaralar açılacak belki de. Ama bu yangın, sadece bir şehrin sonu değil; insanlığın uzun süredir uykuya dalmış vicdanının sarsılarak uyanışının da habercisi. Gazze belki yok olacak, lakin onun sayesinde insanlık yeniden doğuyor. İki milyarlık İslam âleminin yıllardır kürsülerde, konferanslarda, diplomatik masalarda yapamadığını, bir avuç Gazzeli; kanıyla, direnişiyle ve onuruyla başarıyor: İnsanlığın bam teline dokunuyor. Dünya, modern çağın getirdiği rahatlık ve bencillikle sarmalanmış, adaletsizliklere karşı duyarsızlaşmıştı. Sayılar, istatistikler, uzak diyarlardaki acılar, ekranlarda bir haber başlığı olmaktan öteye geçemiyordu. Ta ki Gazze’nin çığlığı, bu kalın duvarları yıkana kadar. Enkaz altından çıkarılan cansız bir çocuğun bedeni, bir annenin feryadı, bir babanın çaresiz bakışları; artık sadece bir "Filistin meselesi" değil, evrensel bir insanlık trajedisi haline geldi. Gazze, insanlara en temel değerleri hatırlattı: Adalet, merhamet, onur ve zulme karşı durmanın kaçınılmaz gerekliliği. İşte tam bu noktada, kürsülerden yıllarca vaaz verenlere inat, bir avuç toprak parçası dünyaya imanın ve direnişin ne demek olduğunu gösterdi. Onların sessiz çığlığı, milyonlarca insanın yüreğinde yankı buldu. Cami avlularında anlatılan Peygamber kıssalarındaki sabır ve metanet, Gazze’de canlı bir şekilde sahneleniyordu. Sokaklarda, üniversitelerde, sosyal medyada yükselen itiraz, geleneksel dinî söylemin ulaşamadığı bir etkiye ulaştı. Zira Gazze’nin mesajı sözle değil eylemle; teoriyle değil pratikle veriliyordu. Peki, ya bilinçli vaizlerimiz olsaydı? Bu acı soru, zihinleri kurcalıyor. Yıllar boyunca İslam coğrafyasının dertleriyle daha derinden hemhâl olmuş, siyasi analizleri kınamanın ötesine
Duygu ve Düşünce
Kayıp Milletin Mateminden Sayfalar: Bir Ağıt
Ey toprak, ey gökyüzü! Bizi hatırlar mısınız? Bir zamanlar, kurak topraklarda bir damla suyu paylaşan, komşusunun açlığını kendi açlığından önce düşünen bir millettik. Oysa şimdi, Allah'ın unutturduğu o inanmayı, biz de unuttuk. O'nun hikmetli taksimatında kimimizi sabırla, kimimizi şükürle imtihan ettiğini unuttuk. Ve bu imtihanın farkında bile değiliz artık. Camilerimiz... Bir zamanlar gönüllerin dirildiği o mekanlarda şimdi ruhsuz sesler yankılanıyor. Minberlerden yükselen vaazlar, kalplere dokunmak yerine, bir formaliteyi yerine getirmenin soğukluğuyla doldu. Ne yazık ki, secde edilen yerler bile münafıkların gölgesinde kaldı. İmanla riya arasındaki o ince çizgi, kalın bir duvara dönüştü. Yetmedi... Aile denen o kutsal çınar, hoyrat ellerde paramparça edildi. "Eşitlik" adı altında, fıtratımıza aykırı bir karmaşa dayatıldı. Sevginin, merhametin ve dayanışmanın yuvası olan evler, birer güç savaşının arenasına döndü. Daha da yetmedi... Aynı fikirde olmayanlar, bir anda düşman ilan edildi. Fikre saygı, yerini nefrete bıraktı. Kalplerimizdeki mesafeler, coğrafyalardaki sınırlardan daha derin oldu. Zenginle fakir arasındaki uçurum öyle büyüdü ki, artık birbirimizi göremiyoruz. Bir yanda lüksün ve şatafatın sınır tanımazlığı, diğer yanda bir lokma ekmeğin hesabı... Bu çürümenin en acı fotoğrafı, kutsal değerlerimizin bile birer gösteriş malzemesine dönüştüğü anlarda çekildi. Kabe'ye giden yolda, lüks otellerin balkonlarından, ayaklarının altına serdikleri Mescid-i Haram'ı "story" diye paylaşan gafiller... İbadetin özünü unuttuk, huşunun yerini riya aldı. Ve en ağır yara: Ölen çocuğun, hayatını kaybeden kadının dini, dili, ırkı sorgulanır oldu. Acının rengi, dili, dini olur mu hiç? Oysa biz, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" diyen bir medeniyetin torunlarıydık. Bizim için
Duygu ve Düşünce
Minberden Sokağa Uzanan Çığlık
Minberler, bir hatibin cesur ve coşkulu sesiyle yankılanırken, sokaklar sessizliğin ve eylemsizliğin acı feryadıyla dolu. İslam dünyasının liderleri, kürsülerde gürleyen, zalimi kınayan ve mazluma sahip çıkan görkemli nutuklar atarken, bu nutuklar Gazze’nin yıkık duvarlarına çarpıp geri dönüyor. Söylemler, en güçlü Arap atlarının üzerinde, en keskin kılıçlarla donanmış kahramanlar edası taşıyor. Ancak bu söylemlerin arkasındaki eylemler, en basit adımları bile atmaktan aciz, en utangaç gözlerden bile saklanan birer korkaklık ve ikiyüzlülük abidesi gibi duruyor. Her bir nutuk, kendi iktidarını koruma telaşından öteye geçmeyen birer siyasi manevra olmaktan çıkamıyor. Oysa tarihin bize öğrettiği en temel ders, şerefin sadece sözlerle değil, eylemlerle yazıldığıdır. Liderlik, sadece güçlü konuşmalar yapmak değil, gerektiğinde bedel ödemeyi göze almaktır. Ama bizler, bu liderlerin, can bedeli ödemekten çekinen, koltuklarını kaybetme korkusuyla titreyen bedenlerini izliyoruz. Bu, cesaretle korkaklık arasında bir seçim yapmaktır ve onlar, her defasında korkaklığı seçiyor. Oysa tarih, korkakça yaşayıp ölmek ile cesurca ölüp tarihe geçmek arasında bir seçim yapmıştır. Tıpkı Hüseyin’in Kerbela’da yaptığı gibi, tıpkı Hamza’nın Uhud’da yaptığı gibi… Onlar, bir davaya baş koymuş, canlarını feda etmeyi göze almışlardı. Ya bizler? Bir lokma ekmeği, bir parça suyu bile çok görenlere karşı, en temel insanlık değerlerini savunmaktan bile çekinir hale geldik. Bu durum, sadece bir siyasi başarısızlık değil, aynı zamanda ruhsal bir çöküştür. Minberlerin güçlü sözleri, sokakların sessizliğine toslayıp paramparça olurken, bize geriye sadece bir utanç kalıyor. Çünkü biliyoruz ki, en büyük tehlike, düşmanın gücü değil, dostun kayıtsızlığıdır. Ve maalesef, İslam ümmeti bugün, en büyük
Duygu ve Düşünce
Üç Mevsim Bir Sevda
İstanbul gibidir sevda; Bir günde en az üç mevsim yaşarsınız. Sabahları masmavidir, mesela içinizde kelebekler uçuşur. Öğleden sonra güz mevsimini yaşarsınız; Yapraklarınız sararsa da bir ferahlık doğar içinize... Akşam ise; Kuytu bir yerde ayazı yaşarsınız. Öyle olursunuz ki damarlarınızdaki kanı bile hissedemez, Yığılıp kalırsınız olduğunuz yere. İstanbul gibidir sevda; Her hilenin olduğu dar bir sokakta yürürken Ürperir yüreğiniz. İstanbul gibidir sevda; Denizine, erguvanına, lalesine aldanırsınız. Puslu havasını içinize çekerken, Son nefesiniz olduğunu bilmeden Koparıp alıverir yaşama umudunuzu.
Şiir
Reklam