Oysa ne gerek vardı kutuplaşmaya?
Sorduğun o kadim soru, insanlık durumunun ta kendisi.
Belki de gerek yoktu ama oldu. Tıpkı ilk dilenciyi yaratan ilk zenginlik, tıpkı ilk "öteki"ni yaratan ilk "ben"lik gibi.
Siyahla beyaz, aynı gölgenin iki ucu aslında. Işığın olmadığı yerde siyah da yok, beyaz da. Fark, ışığın geliş açısında saklı. Sana göre siyah olan, belki de benim üzerime düşen ışığın sadece keskin bir gölgesi. Bana göre beyaz olan, senin sırtını döndüğün pencerenin aydınlığı.
Asıl mesele, fikirler mi, insan mı? İşte bütün düğüm burada. Saygı konusu olması gereken, önce insandı; o kutsal, soluk alıp veren can. Fikirler ise o canın dünyayı anlama çabasının yonttuğu heykellerdi. Ama zamanla heykeller, heykeltıraşın önüne geçti. İnsan, fikrin arkasına saklandı. Fikirler, kimliklerimizin zırhı oldu. Zırh o kadar kalınlaştı ki altındaki yüreğin attığını unuttuk. "Beyaz" dediğimde, senin "siyah"ına saldırıyorsam eğer, artık fikre değil, fikri taşıyan insana kılıç çekmişimdir.
Bu bir trajedidir aslında. Aynı ağacın zıt dallarında açan çiçekleriz biz. Aynı topraktan beslenip, aynı gökyüzüne bakıyoruz. Sen rüzgârı doğudan, ben batıdan alıyorum diye, köklerimizin aynı yere uzandığını nasıl unuttuk?
Belki de çözüm, siyahı ve beyazı tartışmakta değil, aradaki sayısız gri tonu görmekte yatıyor. O gri tonlar, ne tam senin ne de tam benim olan, aramızda kurulacak köprülerin rengidir. Ve belki en büyük erdem, "beyaz"ımı savunurken senin "siyah"ında da kendime ait bir parça bulma cesaretini gösterebilmektir.
Çünkü nihayetinde, bana siyah geleni anlamadığımda, sadece senin rengini değil, kendi rengimin de yarısını kaybederim. Dünya bir renk cümbüşü iken, siyah ve beyazın hüznüne nasıl mahkûm olur?