Bir zamanlar, üniversitelerin taş duvarları arasında bilginin fısıltısı dolaşırdı. O mabetlerin loş kütüphanelerinde, ahşap masaların üzerine eğilmiş her bir genç, yalnızca harfleri değil, kâinatın sırrını hecelerdi. Hocanın kürsüsü bir vaaz makamı değil, bir bilgelik pınarıydı ve oradan akan her damla, bir ruhu yeşertirdi. O zamanlar bilgi, peşine düşülen kutsal bir ceylandı; sabırla izi sürülür, saygıyla yaklaşılırdı.
Şimdi o mabetlerin kapısına kilit vuruldu; yerlerine, bacalarından diploma dumanı tüten devasa fabrikalar kuruldu. O kutsal ceylanın postu, vitrinlere konulmuş, etiketlenmiş bir metaya dönüştü. Bilginin peşindeki o adanmış ruh, elinde kredi kartıyla gezen bir müşteriye indirgendi. Artık ruhu besleyen değil, CV’yi parlatanın peşindeyiz. Derslikler, birer pazar yerine, notlar ise en acımasız para birimine dönüştü.
Işık ve Gölge Arasındaki Araf
Dün, bir zihin, Platon’un ruhuna dokunabilmek için onun dilinin labirentlerinde yıllarca kaybolmayı göze alırdı. Bugünün pragmatik aklı ise, tek tıkla indirilen özetlerin sığ sularında serinliyor ve fısıldıyor: "Bu bana ne kazandıracak?" Ruhun doyumu, yerini cebin doluluğuna terk ettiğinde, en büyük iflas başlamış demektir. İnsanın değeri, zihninin derinliğiyle değil, cüzdanının kabarıklığıyla ölçülür oldu.
Beton yığını kampüsler yükseldikçe, içlerindeki hayaller bodur kaldı. Ufuk çizgimiz, binaların gölgesinde yitip gitti. Ellerimizde taşıdığımız o parlak kartonlar, aslında zihinlerimize vurulmuş paslı birer kelepçedir. Çünkü bu sistem, kanat çırpan düşünceleri değil, kafesteki tekrarı alkışlıyor. Özgün olanı değil, itaatkâr olanı taçlandırıyor.
Bu sahte düzenin en acımasız oyunu şu: Hayatın baharındaki o taze filizden, daha hangi toprağa kök salacağını bilmezken, gövdesinin hangi yöne uzanacağına dair ebedi bir