Bazen durup sadece izliyorum; etrafımdaki dünyanın ne ara bu kadar gürültülü ve ne ara bu kadar "perdesiz" kaldığını anlamaya çalışıyorum. Eskiden bizim bir "ayıp" kavramımız vardı. Bir ağırlığımız, bir sınırımız vardı. Şimdi ise o ağırbaşlılığın yerini, her şeyin üzerine hoyratça yapıştırılan bir "özgürlük" etiketi aldı.
Eskiden mahremiyet sessiz bir hazineydi, evlerin duvarları arasında saklanan kutsal bir huzurdu. Şimdi ise o huzuru, "içerik" adı altında parça parça dağıtıyoruz. En mahrem anlarımızı, en derin duygularımızı bir ekranın soğuk camına feda ediyoruz. Eskiden birine saygısızlık yapmak, yüzü kızartan, insanı uykusuz bırakan bir yüktü. Şimdilerde ise bu kabalık, "doğal halim" kılıfıyla bir meziyet gibi sunuluyor.
Kısacası, biz eskiden utanırdık.
Yüzümüzün kızarması, aslında kalbimizin hala yumuşak olduğunun bir kanıtıydı. Oysa şimdi, bu asil duyguyu taşıyanlara "geri kafalı" ya da "baskılanmış" yaftası vuruluyor. Sınırı olanı çağ dışı, her sınırını yıkan ayarsızlığı ise özgürlük sanıyorlar.
Oysa asıl tutsaklık, başkalarının beğenisi için utanma duygusunu feda etmek değil midir? Ben hala o eski, o zarif "utanma" duygusunun içindeyim. Ve biliyorum ki; her şeyin sergilendiği bu çağda, mahremiyetini korumak en büyük özgürlüktür.