Dünyanın acıları yalnız sıcak ekmeğin ağız yakmasından ve ısırganın insanı dalamasından ibaret değildi; dünyanın acıları yalnız uzaktan uzağa genç hanendenin sesindeki kederi duymak ve kalkıp saray meclisini yarıda terk etmekten de ibaret değildi. Böyle bir dünyada bahçeden, kırlardan, çimenlerden gül, çiçek toplaması artık Mahmut'a gülünç görünüyordu ve Mahmut kendi kendinden utanç duyuyordu. Saray kütüphanesini mekân tutup gece gündüz kitaplar okumak ve bu dünyada değil, kitapların söylediği âlemde yaşamak bütün ömrü boyunca yumurtayı delip çıkamamakmış, bütün ömrü boyunca bomboş, suyu tamamen çekilmiş kupkuru bir yumurtanın içinde yaşamakmış.
Ben ağzı köpürmüş öfkeli birisinin sakinleşeceğine değil, güçlü fırtınaların, dağlar kadar büyük dehşetli dalgaların girdaba attığı veya kayalara çarptığı geminin kurtulacağına daha çok inanırım. Çünkü denizciler belki bir hile, bir çare bulup gemilerini kurtarabilirler, lakin kızıp coşan öfkeyi hiçbir şeyle söndürmek mümkün değildir. Ne kadar çok nasihat etsen, yalvarıp yakarıp gönlünü almak istesen, içine sık sık kuru talaş atılmış ateşe benzer, o kadar çok alevlenip kendini kaybeder.
Allah'ım, insanın dilini ne kadar aciz yaratmışsın! İnsana bu kadar his heyecan vermişsin! Bunun karşısında dünyanın sözleri denizde bir damlacık değil mi?