Duygularımla bağ kuramadığımın farkına vardığım zamanlarda, 1000Kitap uygulamasında gezinirken, “Nietzsche’nin bile sonunda ağladığı” vurgusu ile kaleme alınmış bir inceleme yazısı gördüğümde bu kitaba bir şans vermeliyim demiştim. Sonrasında kitabı edinip ufak bir ön araştırma yaptığımda ise kitabın kült bir eser olduğunu öğrendim ve GBA (Geleceğe Bir Adim, Kurumsal bir şirketin eğitim programı) sürecinin de sonlarına doğru karşılaştığım için kendimi şanslı hissettim
Psikiyatr Irvin D.Yalom, “Nietzsche Ağladığında” isimli eserinde, psikanalizin doğuşunu, içerisinde çok büyük isimlere yer verip harmanlayarak anlatmış. Nietzsche ve Dr.Breuer kitabın başrollerinde yer alırken; Lou Salome, Sigmaud Freud ve daha sonradan öğrendiğim ve psikiyatri / psikoloji dünyasının ilk vakalarından olan Bertha Pappenheim diğer önemli isimler olarak öne çıkıyor.
Okurken, “ulan bu kadarını da nasıl hayal etmiş” düşüncelerine sık sık kapıldığım eser Lou Salome’nin, Dr.Breur’i bulup Nietzsche’yi hastası olarak -ama Nietzsche bunu bilmeden- kabul ettirmeye çalışması ile başlıyor ve akıcılık bir an olsun kesilmiyor.
İlk görüşmelerinde, Dr.Breuer’in Nietzsche’ye ait doktor raporlarını incelemeden önce kendisi muayene etmek istediğini ve böylelikle çok fazla otorite / prestijli doktorun fikirlerinden etkilenmeden, objektif bir önerme ortaya koyabileceği fikri beni çok etkilemişti. Günümüz dünyasında tam tersi bir yaklaşım içinde olmamız beni şaşırttı demek daha doğrusu olacak sanırım. Yine ilk görüşmede, Nietzsche’nin de Dr.Breur’den %100 dürüst olmasını beklerken – buradaki beklenti ‘öleceksem öleceği söyle doktor’ kıvamında- aralarında geçen şu diyalog üzerinde durup düşünmeye değer.
Dr.Breuer: “İnsanların bilmek istemeyeceği bir gerçeğe onları maruz bırakmak benim görevim mi