O dönemde yalnızca bu kurbanın değil tüm toplumun üzerinde
hala sessizlik hakimdi. Uzmanlar arasında kamu gözünden uzakta
gerçekleşen tartışmalarda depresyon hakkında birbirine zıt iki düşünme biçimi mevcuttu.66 Bu ayrımı gözümüzde kabaca şöyle canlandırabiliriz: bir tarafta psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'un
önündeki divana uzanmış bir hasta, diğer tarafta ise kesilip parçalarına ayrılmış bir beyin. Freudcular neredeyse yüz yıldır bu tür bir rahatsızlığın açıklamasının ancak depresyondaki insanın kişisel hayatında -bilhassa ilk çocukluk döneminde- bulunabileceğini savunuyordu. Depresyonun üstesinden gelmenin tek yolu onu bire bir terapi
ile mercek altına yatırmak, bu sayede geçmişte ne yaşandığına dair
hikayenin parçalarını bir araya getirmek ve hastanın hayatı hakkında
daha iyi bir hikaye bulmasını sağlamaktı.
Bu düşünme tarzına tepki olarak pek çok psikiyatrist de, aksine,
depresyonun kişinin beyninde veya bedeninde meydana gelen bir
terslikten -içsel bir arızadan- ibaret olduğunu, dolayısıyla kişinin
hayat hikayesinde derin nedenler aramanın abesle iştigal olduğunu
savunmaya başlamıştı. Ortada düpedüz fiziksel bir sorun, bu sorunun da fiziksel bir nedeni vardı