Kitap, gerçeklik ile hayal gücü arasındaki sınırları silikleştirerek okuyucuyu adeta büyülü bir serüvene sürüklüyor. Okurken zihnimde tek bir soru yankılandı: "Böylesine gizemli bir kütüphane gerçekten var olabilir mi?" Sayfalar ilerledikçe, kendimi yalnızca Nora’nın düşüncelerini anlamakla kalmayıp, onun hislerini de iliklerime kadar yaşıyor halde buldum.
Özellikle, her bireyin kendi varoluşsal boşluğunu doldurduğu yerin farklı olması—kimi için bir kütüphane, kimi için bir videocu, sanat galerisi, hatta bir kumarhane ya da lokanta—beni derin bir düşünceye sevk etti. "Herkesinki farklı bir yer. Kütüphane, videocu, sanat galerisi, kumarhane, lokanta... Sen bundan ne anlıyorsun?" sorusu, yaşamın anlamını ve bireyin kendi varoluşunu nasıl şekillendirdiğini sorgulatan güçlü bir cümle olarak zihnime oturdu. Bu, hayatla bağlarını koparmış insanların, kendilerini ait hissettikleri mekânlarda küllerinden yeniden doğma sürecini anlatan etkileyici bir detaydı.
Ancak Hugo gibi istisnalar bu denklemde farklı bir yerde duruyordu. Onun hikâyesinin sonuna dair belirsizlik, keşke bir nebze daha açıklığa kavuşturulsaydı. Fakat belki de yazar, onun akıbetini okuyucunun hayal gücüne bırakmayı tercih etti—ve belki de bazı karakterlerin sonu, yalnızca bizim zihnimizde tamamlanmalı.