Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
"Kanayan duvarlar hakkında söylediklerim yalan değildi. Bir gün saray kana boğulacak ve Artemisia Gölü'nün suları o kadar kırmızı olacak ki, onu Dünyalılar bile görebilecek. Çok az kaldı."
"Çünkü bu sarayın duvarları yıllardır kanıyor ve bunu benden başka kimse görmüyor." Gayet normal bir laf etmiş gibi omzunu silkti. "Kimse bana inanmıyor ama bazı koridorlarda kan o kadar çok ki, yürümekte bile zorlanıyorum. Oralardan geçmek zorunda kaldığımda bütün gün arkamda kanlı ayak izleri bırakıyorum. Kraliçe'nin askerlerinin kokuyu takip edip beni uykumda yiyeceğinden korkuyorum. Onun için, geceleri uykularım kaçıyor." Sesi ürkütücü bir fısıltıya dönüştü. Gözleri önlerine bir perde inmiş gibi donuklaştı. "Ama kanlar gerçek olsaydı hizmetçiler onları temizlerdi değil mi?"
Biliyorum. Bence haklısın. Belki de kader diye bir şey yoktur. Belki kader dedikleri, bize sunulan imkânlar ve onlarla ne yaptığımızdır. Artık büyük, destansı aşkların da kendiliklerinden olmadıklarını düşünüyorum. Onları kendimiz yaratmalıyız"
Thorne onu görebilseydi cevabı hemen anlardı.
Cress şimdi onu her zamankinden de çok seviyordu.
Onunla ilgili derlediği onca dosyanın ve fotoğrafın hiçbir önemi kalmamıştı artık. O tepelerinde havai fişekler patlayıp arka fonda kemanlar çalarken yıldızların pırıltısıyla bezeli bir nehrin kıyısında öpüştüğü büyüleyici Carswell Thorne değildi artık.
Çölde ona yaşam gücü veren Carswell Thorne'du. Kaçırıldığında peşinden gelen. Bütün umutlar tükenmişken, bir nehrin değil ama ölümün kıyısında onu öpen Carswell Thorne