Stefan Zweig'in hikayelerinde yaşadığı dönemin etkisinden olsa gerek karamsar bir hava vardır, bir de bunun üzerine yazarın hassas yapısı ve duygusallığı eklenince hikaye sonlarında ölüm ya da intihar kaçınılmaz olur. Zaten kendisi de intihar ederek hayatına son vermiştir. Bu yüzden Zweig'in dili ve psikolojik tahlilleri güzel olsa da iki üç hikâyesini üst üste okumak insanı sıkar. Ancak bu kitabı öykülerinden farklı ve güzel. Kendince önemli bulduğu olayları kurgulayıp, detaylandırarak çok güzel anlatmış. Özellikle Avrupalı insanın yeni dünyaya ayak basış serüvenlerini ve Konstantinopolis'in Türkler tarafından ele gecirilişinin bir batılının dilinden anlatımını okumak hoşuma gitti. Zweig'in Dostoyevski, Mary Stuart vb. biyografilerini de bu yüzden merak ettim.
Beat kuşağının temsilcilerinden olan Brautigan bu kitapta bir aşk üzerinden kendi vurdumduymazlığını, umursamazlığını anlatıyor. Yalnız yaşayıp, yalnız ölen, dünyayı normal insanlar gibi algılamayan, hayatına intihar ederek son veren ve cesedi bile üç hafta sonra bulunacak kadar yalnız olan bir adamın aşk kitabı Kürtaj. Edebi olarak çok şey vermese de, bazen çarpıcı cümlelerle başınızı döndürebiliyor. Yeraltı edebiyatı sevenlerin bir solukta okuyabileceği bir kitap. Bir daha Brautigan okur muyum? Sanmam.