Osman Şahin

Osman Şahin

Yazar
8.4/10
280 Kişi
·
576
Okunma
·
58
Beğeni
·
3.593
Gösterim
Adı:
Osman Şahin
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Aslanköy, Mersin, Türkiye, 1940
Osman Şahin (d. 1940, Mersin) Türk yazar.
Osman Şahin, 1940'ta Mersin'in Aslanköy ilçesinde doğdu. Dicle Köy Enstitüsü ile Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümü’nü bitirdi. Güneydoğu, Malatya, İzmit, İstanbul liselerinde spor öğretmenliği yaptı. 12 Eylül darbesinden sonra sürgün edilerek zorla emekli edildi. Bir roman eleştiri yazısı yüzünden 18 ay hapis yattı. Kırmızı Yel ile TRT Öykü Büyük Ödülü’nü, Ağız İçinde Dil Gibi ile 1980 Nevzat Üstün Öykü Ödülü’nü, Selam Ateşleri ile 1992 Ömer Seyfettin Öykü Ödülü ve 1994 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Mahşer ile 1998, Ölüm Oyunları ile 2003 Yunus Nadi Öykü Ödülünü aldı.
1997 Ankara Film Festivali’nde Aziz Nesin Emek Onur Ödülü, 1999 Antalya Film Festivali'nde Yaşam Boyu Altın Portakal Onur Ödülü, aynı yıl Truva Kültür ve Folklor Derneği Yılın Edebiyat Ödülü, 2007 Mersin Kraliçe Aba Ödülü, XI. Ankara Öykü Günleri Onur Ödülü, 2008 Söke Kültür Sanat Festivali Onur Ödülü, aynı yıl Mersin'de İz Bırakanlar Onur Ödülü, 2009 İzmir Dünya Öykü Günü Onur Ödülü ve Mersin Kenti Edebiyat Ödülü ile onurlandırıldı.
Kırmızı Yel, 1984'te İsveç'te, pek çok öyküsü Polonya, Macaristan, Almanya, Fransa, Hollanda, ve Slovenya'da yayımlandı. 13 seçme öyküsü, Tales from the Taurus adıyla İngilizce ve Çince, üç öyküsü Kore dilinde yayımlandı. Bugüne dek 23 öyküsü filme alındı. Filmler, yurtiçi ve yurtdışı film festivallerinde Türk Sinemasına 35'ten fazla ödül kazandırdı.
Urfa'nın ciğer kebabı meşhurdur;ciğerleri şişe,lokma lokma dizilir,kömür ateşinde pişirilir.Soğuk ayranla birlikte,terbiye edilmiş kuru soğan,nane,maydanoz,bol acılı yeşil biber...
On dört yaşından elli yaşına değin her boy­dan, kültürden insanlar var burada. Öğrenci, köylü, öğ­retmen, işçi, çırak, bilim adamı, doçent ... Kimi gerçek­ten akıllıdır, kimi akıllı geçinir; kimi dervişler gibi sus­kundur, kimi de kafayı üşütmek üzeredir.
Osman Şahin
Sayfa 30 - CAN YAYINLARI
240 syf.
·1 günde·2/10
Bu tür niteliksiz ve gereksiz kitaplara maruz kalmamak için kitap önerileri verdiğim YouTube kitap kanalıma abone olabilirsiniz: https://www.youtube.com/...oHVW_FSN58EE52V193Ag

Bu kitabın incelemesine başlamadan önce site yönetiminden kendi incelememin üstüne, bazı gönderilere koyulan "Dikkat, bu gönderi rahatsız olabileceğiniz müstehcen ifadeler içeriyor olabilir." siyah şeridinden rica ediyorum. Zira birazdan anlatacaklarım hiç hoş şeyler olmamakla birlikte bu kitaptaki iğrenç cümlelerin varlığı konusunda da kendi kitlemi ve 1000kitap'a bu kitap hakkında bilgi almaya girecek olası okurları bilinçlendirmem gerekiyor.

Pedofili, çocuk tecavüzü ve cinsel istismar gibi konuları, okuru özendirmeye çalışan bir üslupla içermesiyle birlikte ülke gündemine oturan Abdullah Şevki'nin Zümrüt Apartmanı kitabını hatırlıyor musunuz? Peki onlarca öyküsü bulunan Osman Şahin'in Selam Ateşleri - Ay Bazen Mavidir kitabının içeriğindeki iğrençlikler hakkında neden birkaç kişi haricinde kimse sesini çıkarmıyor? Sadece 5-10 dakikanızı ayırarak bu incelemeyi sonuna kadar okumanızı rica ediyorum.

Öncelikle cinsel istismar kavramını öğrenelim. 18 yaşın altındaki bir çocuğun bir yetişkin tarafından cinsel doyum amacı ile kullanılması çocuğa yapılan cinsel istismardır. Bu ve buna benzer konular hakkında bilgi sahibi olmak için Büşra Sanay'ın Kardeşini Doğurmak kitabını okuyarak çocuklara hayır demeyi öğretmeyi, çocuklara cinsel eğitim verip özel bölgelerini anlatmayı, ebeveynlerin çocuklarıyla yakından ilgilenmesini, kesinlikle ama kesinlikle çocuklara kendi vücutlarının özel olduğunu ve ancak kendileri izin verirse birinin dokunabileceğinin bilinci gibi önemli konuları öğrenebilirsiniz. Şimdi bu kitabın incelemesine geçelim.

Beni bilenler biliyor, bazı kitaplarla ve içeriğiyle net olarak dalga geçerim, çünkü o kitaplar bana göre okuruyla dalga geçen kitaplar olduğu için benim de onlarla dalga geçmemi hak eden kitaplardır. Fakat bu kitabın sorunu ciddi olduğu ve anlatmaya çalıştıklarımın tam olarak anlaşılabilmesi için ne kadar iğrenç olsa da kitaptan alıntılar vermek durumundayım. Çünkü alıntı sunmadığım zaman "Kitapta böyle bir cümle geçmiyor", "Kitabı ve yazarın anlatmak istediklerini yanlış anlamışsın", "Yazara önyargın var, o yüzden yazara hakaret etmişsin", "Kitabı eleştirmek için okumuşsun" vs. gibi argüman bile olamayacak mesnetsiz tepkilerle karşılaşıyorum. Okunmasını istemediğim bir kitap için inceleme içerisinde bu tip alıntılar vererek bu cümleleri size okuttuğumdan dolayı kendimle çelişmeye bile razıyım. O yüzden kitaptan vereceğim alıntılar için şimdiden herkesten özür diliyorum.

Bayan Ali adlı öyküden başlayalım. Daha öykünün giriş sayfalarından birinde sokak çocukları betimlenirken şöyle bir cümle geçiyor:
" (...) Erkeklik organları kalkmış gibi şakacıktan birbirlerinin üstüne yürürler, bir tür dürtme, girme isteğiyle işin şakasını bile yaparlardı." (s. 33)

Yahu tamam anlıyorum, köy hayatında henüz kendi cinsel kimliklerini tanımayan ve bu konuda bir eğitim de görememiş çocukların birbirleriyle olan iletişimleri anlatılıyor. Ama ülkemiz artık bu öykülerin yazıldığı 90lı yılların ülkesi değil. Bu tür hassas konularda bir şey yazıp çizeceksek cümlelerimizi 1 değil 2 değil 100 defa düşünmemiz ve okurun bundan nasıl etkileneceğini de göz önüne alarak çalışmalar yapmamız gerekiyor. Yani artık bu konu, çocukların kendi organlarıyla birlikte bu tür bir iletişim içerisinde bulunmasını "işin şakası yapmasından" öte ciddiye alınması ve üzerinde çokça çalışılması gereken bir konudur.

Açıkçası kitabı okurken, neredeyse her öyküden dolu dolu memeler, iri memeli bol sütlü göçebe kadınlarının çok çocuklu oluşları, gizli günahlar, kızarmış şehvetler, çocuk bacaklarının güzelliği gibi rahatsız edici isim tamlamaları ve söz öbeklerinin çıkmasından dolayı öykülerin ana temada anlatmak istediği köy hayatı sıkıntılarına ve sosyolojik tespitlere odaklanamadım. Ayrıca evet, cinsellik de kitaplarda kullanılabilir elbette. Yeraltı edebiyatında, postmodern edebiyatta veya klinik vakaların olduğu kitaplarda cinsellik o kadar detay verilmeden karakter tasarımlarında bir vaka kalacak şekilde kullanılabiliyor. Fakat bu kitapta okurun gözüne sokulan bu tür şeylerden sonra bir kitapta cinsellik konusunun doğru olarak değil, nasıl "yanlış olarak kullanılabileceğini" öğrenmiş oldum.

Aynı öykünün 52. sayfasında "Boğaların vahşi görünümleriyle, aşımdan sonra kaygan bir ışıltıda parlayan, upuzun organlarını gördükçe, belirgin bir istekle gözleri parlayan kimi kadınların birbirlerine sokularak gizli gizli kıkırdaştıkları olurdu." şeklinde bir cümle geçiyor. Yani şu kitaptan şu cümleyi çıkarsan hiçbir anlam kaybolması yok. Ben bir kitabı okuduğumda boğaların upuzun organlarının aklımda canlanmasını ve kadınların da bunu gördükten sonra birbirlerine sokularak gizli gizli kıkırdaşmasını neden okumak isteyeyim? Bu dediklerimi salt ahlak bekçiliği ya da duyar kasma olarak görecek olanlar olabilir umrumda değil, fakat bu tip kitapların 18 yaş altındaki çocuklara ve gençlere ulaşmaması için farklı sosyal medya platformlarında da binlerce kişiye ulaşabileceğim inceleme ya da video türünde içeriklerle birlikte elimden geleni yapacağımı da söylemek isterim.

Gelelim "Güvercin Artık Dönmeyecek" adlı öyküye... Kitabın bu öyküsünün 82. sayfasında şöyle bir paragraf var. (Uyarı: Bundan sonraki bütün alıntılar yüksek dozda iğrençlik barındıran kısımlar içeriyor, isteyenler okumadan geçebilir):

"Garip huyları, davranışları olan bir insandır Meço. Tarlada, bayırda başıboş dolaşan, yayılan, çiftleşen hayvanları tadına doyum olmaz bir seyirlikmiş gibi izler. Bazen kendisi de isteklenir, dişi eşekler, kısraklar arar yöresinde. Uygun yer ve zaman bulamayınca avucuna tükürerek işini görür ya da güneşte dura dura içleri kan sıcağı olmuş, olgun, sulu karpuzlardan birini kopararak, çardağa çekilir. Bıçağıyla böğrünü oyduğu karpuzun deliğine sertleşen cinsel organını sokarak, delice bir boşalma isteğiyle kerttiği olur karpuzu. Boşalmadan sonra derin bir pişmanlık ve utanma duygusuyla şalvarının bağını çeker bağlar, kemerini kuşanır. Ardından, bütün suç karpuzdaymış gibi, kendisini günaha sokan karpuzu tiksintiyle çarparak paramparça eder yerde. Meni artıklarıyla beneklenmiş kan kırmızısı karpuz parçalarına arılarla yeşil sinekler çokuşurlar sonra." (s. 82)

Bu ne ya? Yani gerçekten, bu ne arkadaşlar? Kitaptan alıntı vermesem "Kitapta böyle bir kısım yok" diyen okurlar olacak, kitaptan alıntı verince de gördüğünüz gibi bir durumla karşı karşıyayız. Ben bir kitapta bir adamın, "olgun ve sulu" karpuzlardan birine delice hallenmesini neden bu kadar fazla ve gereksiz detaylarla okumak isteyeyim? Okumayı bırak ben böyle bir konuyu neden aklımın ucuna getireyim? Ben manyak mıyım? Bu tür iğrenç konulara eğilimi olabilecek bir insan için rehber niteliği taşıyabilecek paragraflar bunlar. Ama henüz maalesef ki en iğrenç kısımlara gelmedim. O yüzden bu incelemenin devamında kitaptan alıntı olarak yazmak durumunda kaldığım kısımlar için sizden tekrar özür diliyorum.

Aynı öykünün diğer sayfalarında şöyle kısımlar geçiyor:

"Ayşe ile Güvercin, aynı yaşlarda olmalarına karşın, Güvercin, Ayşe'den boy ve kiloca biraz daha iriceydi. Dolu dolu boyu, yeşil gözleri, tombul, şişkin yanakları, genç bir kız gibi etli dudakları, azıcık da çıkkın, sivri memeleri vardı. Mavi nazar boncuklarıyla süslü, gür akıtma altın sarısı saçları, eğilip kalktıkça önüne, ardına akıyor, kenarları işlemeli kısacık eteğinin altından tombul bacakları ile küçücük beyaz külotu görünüyordu. Çömelip kalktıkça dere suyuna değen incecik külotu, işemiş gibi ıslaktı. Bir an bakışları Güvercin'in bacaklarına kayan Meço'nun, belli belirsiz bir düşünce akışı geçti içinden. Yüreğinin uzak bölgelerindeki güçlü cinsellik içgüdüsü kıpırdamaya başladı. Gözleri açıldı. Kanı karıncalanmaya, içinin sinsi istekleri uyanmaya başladı." (s. 85)

"Kucağındaki çocuğun sıcaklığıyla ateşe kesmeye başlamıştı bedeni Meço'nun." (s. 86)

"Bedenini saran cinsel açlığının özünü, kızcağızın bedeninde yakalayabilmek isteği, yapışkan bir tutku gibi sardı içini. Gözleri, bedeni, duyuları kamaştı. Çardağa girer girmez, koltuğundaki karpuzları bırakarak, olanca kudurganlığıyla sarıldı çocuğa." (s. 88)

"Kızın ufacık, ıslak külotunu bir çekişte yırtıp attı. Acımasızca yüklendi kızın üstüne sonra. Sıktı, ezdi, girdi, hızlandı. Soluğu sıklaştıkça sıklaştı. Acıdan, dehşetten, yüzü gözü kasılan, titreyen çocuk tekrar altına kaçırdı." (s. 89)

Cımbızlama bile yapmıyorum, o kısımların hepsini yazdım size. Bu kısımlar için yorumları size bırakıyorum. Kendi adıma konuşacak olursam ben bir kitapta böyle şeyler okumak istemiyorum. Bu tür şeyler gördüğümde sinirleniyorum, zaten sinirlenmemiz de gerekiyor. Etrafımızda neredeyse her gün bu tür olaylar yaşanıyor diye bir kitabın içerisindeki kurmaca bir öyküde de dibine kadar detaya girilmesinin gereği olduğunu hiç sanmıyorum. Şu öykünün yukarıdaki kısımlarının Netflix aboneliklerinin iptalinde büyük patlamaya sebep olan pedofili ve çocuk istismarına sebebiyet verebilecek Minnoşlar filminden hiçbir farkı yok. Bu filme ve bu tür kitaplara tepki gösteriliyorsa Osman Şahin'in bu kitabına da aynı tepkinin gösterilmesi gerekir.

Bu kitabı okuyan ve hayatımda hiç köyde yaşamayan bir okur olsam, köy mekanından tiksinir, köyü, köylüleri anlamaya çalışmaz ve köylülere de kötü gözle bakardım. Elbette mesela Yusuf Atılgan'ın da kendi köy hayatında gördüğü gibi bu tür olaylar değişime direnen ve içine kapanık köylerde meydana geliyor. Fakat bu kadar gereksiz detaya ve okurun bilinçaltında sanki böyle iğrenç şeylerin yerleşmesini istiyormuşcasına bir üsluba gerek var mı? Hem de bugüne kadar okuduğum en ağır yeraltı edebiyatı kitaplarında bile henüz pedofili/çocuk istismarı içeriğine rastlamamışken!

Şimdi böyle bir inceleme yazdım diye Osman Şahin'in diğer kitaplarına da aynı muameleyi yapın, Osman Şahin'i linç edin, yazarı vatandaşlıktan çıkarın gibi anlamlar çıkarılmasın. Yani bu inceleme %0 yazar eleştirisi, %100 kitap eleştirisidir. Benim sorunum Osman Şahin ile değil, onun bu kitabındaki bazı öykülerde olay örgüsünü oluştururken kullandığı aşırı gereksiz detaylar ve neredeyse her sayfadan fırlayan insan uzuvlarıdır. Yani toplumun yarası olan böyle konuların hiçbir şekilde yazılmaması gerektiğini savunmuyorum, elbette yazılsın. Ama böyle değil. Mesela kitapta Çan ve Bozkırda Vivaldi gibi farklı, ilginç öyküler de var. Kitabın tamamı anlattığım gibi değil, Bayan Ali ve Güvercin Artık Dönmeyecek gibi öyküler kitaptan çıkarılsa çok daha sağlıklı bir kitap olacağını da söyleyebilirim.

Anlattığım bu kadar şeye rağmen bu kitabı savunacak kitap holiganları varsa, antitezlerini de beraberinde getirip saygılı bir üslupla yorum yapabilirler.
176 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Merhaba Dostlar. Osman Şahin etkinliğinin okuduğum ikinci kitabı ile sizlerleyim. Ama okuduklarımı size nasıl anlatacağım bilmiyorum. Nolacak canım yaz bir şeyler olsun bitsin dediğinizi duyar gibiyim. Ama öyle değil maalesef. Ne demek istediğimi ancak okuyanlar bilir.

Etkinliğe başladığım ilk gün 3 kitabın okuma oranlarına bakmıştım. Kolları Bağlı Doğan kitabının okuma sayısı 20'yken, incelemeyi yazdığım sırada 58 olmuştu. Etkinlik başladığından beri 38 kişi daha bu acılarla, işkencelerle dolu kitabı okumuştu. Okurken en çok da genç arkadaşları düşündüm. Acı nedir bilmeyen o gencecik yürekleri bu acıları okumaya nasıl dayandı? Kitabı okuyan @Hireath_ 'a "Nasıl okudun?" diye sormadan edemedim. "Zar zor okudum, ama yüzleşmek gerek" dedi. Doğru yüzleşmek gerek. O genç yürek bu kitabı okumaya dayanabiliyorsa herkes dayanır.

(Bu arada Osman Şahin kimdir diye merak edenler Yeraltında Uçan Kuş kitabına yaptığım incelememi okuyabilir. #84258540)

Osman Şahin, 1978 yılında Aydınlık gazetesinde yayımlanan bir kitap tanıtım yazısı yüzünden 3 Numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nde yargılanarak, 142. maddeden 1,5 yıl hapis cezasına mahkûm olur. 1983'te Şile ve Yalova cezaevlerinde yatar. Peki Osman Şahin'in yargılanmasına neden olan bu 142. maddenin içeriği nedir?

142. MADDE
12 Eylül döneminde var olan, daha sonra yürürlükten kaldırılan bir maddedir.

141. maddede “proletarya sınıfı”nın (işçilerin) diğer sosyal sınıflar üzerine tahakkümünü tesis etmeyi hedefleyen kişi ve örgütleri cezalandırıyordu (komünist, sosyalist örgütlenmelere üye olmayı)

142. maddede ise 141’deki suçun propagandasını yapmayı cezalandırıyor (komünizm propagandası yapma)

(Bu arada Sovyetler’in dağıldığı, komünizm tehlikesinin geçtiği 1991 yılında, 141 ve 142 TCK’dan çıkartıldı. 141 ve 142’nin kaldırıldığı gün, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kabul edildi.)

Yani Osman Şahin, propaganda yapmış olduğu düşünülerek yargılanmıştı. Kitabı tanıttığına göre kitabın propagandasını yapmış oluyor bu durumda. O dönemde gözünün üstünde kaşın olması yeterliydi. Ülkede sıkı yönetim vardı çünkü. İçeri almak için bahane çoktu.

12 EYLÜL DARBESİ
Dün 40. yılı olan 12 Eylül darbesinin faturası ülkemiz için çok ağır oldu ve bu işkence dolu yıllar yaklaşık dokuz yıl sürdü. Şimdi size bazı rakamlar sunacağım. (Bu rakamlar resmi rakamlardır.)

650.000 (Gözaltına alınan kişi sayısı)
230.000 (Yargılanan kişi sayısı)
300 (Ölen kişi sayısı)
171 (İşkenceden ölen kişi sayısı)
50 (İdam edilen kişi sayısı)
43 (İntihar eden kişi sayısı)

Yazması ve okuması kolay gibi görünse de bu rakamlar bir dönem hayatları yok olan insanları anlatıyor. Özellikle Erdal Eren'i duymayan yoktur. O, 12 Eylül darbesinin hiç dinmeyen bir sızısıdır. Darbeciler 16 yaşındaki bir çocuktan çıkardılar bütün kinlerini. Hem de asmak için, 18 yaşını doldurmasını beklemeden yaşını büyüttüler. Darbeciler 18 yaşında deseler de o hep 16 yaşında kalacak, hiç büyümeyecek :(

Kolları Bağlı Doğan
Osman Şahin cezaevinde gördüğü, duyduğu, yaşadığı olayları 1996 yılında Kolları Bağlı Doğan adlı kitabında hikâyeleştirir.

Okurken kaç kez elimden bıraktığımı bilmiyorum. Okuduklarımın hayali gözümün önüne geldikçe içim kaldırmadı. Nefes almak için kitabı her defasında elimden bırakmak zorunda kaldım. Okurken sayısız kez gözlerimden yaşlar boşandı. Yani demem o ki, kitap acılarla dolu işkenceleri anlatıyor.

Yüreğiniz kaldırabiliyorsa okuyun. Okuyun ki, 12 Eylül döneminin insanlara yaptığı zulmü öğrenin. Biz zaten biliyoruz diyenler de okuyarak o acıyı hissetsin. Ben bildiğim halde yaşanan acıları bu denli hissetmemiştim. Öyle acılar düşünün ki, acılara dayanamayıp intiharı göze alanlar var

"Birkaç gün önce kızlardan biri, yapılan işkencele­re dayanamamış, işkence odasının bulunduğu kattan aşağı atmıştı kendini." (s.55)

Kitabımız her ne kadar 12 Eylül darbesi ile içeri atılanların yaşadığı işkenceleri anlatsa da siz de biliyorsunuz ki, çok yakın bir zamanda aynı olaylar yaşandı.

"Benim de sırtıma, başıma, enseme coplar inip kal­kıyordu. Korumak için elimi başıma, enseme koydu­ğum zaman, coplar elimin üstüne iniyor, damarlı elle­rimin içinde ve dışında ceviz büyüklüğünde kan balon­cukları oluşuyordu. (s.98)

Ali İsmail Korkmaz bize adeta yediği darbeleri anlatıyor. O hep 19 yaşında kalacak, hiç büyümeyecek :(

Osman Şahin kitabında çok kişinin yaşadığı acıları anlatıyor.

ŞİFRELİ ÖTER KEKLİKLER
"Dilerim, bu başıma gelenler başkalarının başına gelmez hiç." (s.122) diyor, evine sadece fazladan çay ve sigara aldığı için karakolda günlerce işkence gören Hilal Başpınar.

MEMEDİ LEZGO,
"Nere gitsem bela gelir beni bulur..." (s.141)

Beladan ne kadar uzak durmaya çalışsa da adı çıkmış bir kere Siverekli Memedi Lezgo'nun. Neredeyse hayatı boyunca hapiste yatmış. Çıktığında ise çok acı bir olay yaşar.

ÖLÜM ÇİÇEĞİ ENO
"Oturmayı kalkmayı bilen, söylediği sözün gidece­ği yeri bilen Eno. Yediği lokmayı garibanlarla payla­şan Eno." (s.153)

Garibanın yanında olan Eno'yu yaşatırlar mı sanıyorsunuz. Yaşatmazlar tabii. Hücrede çürüsün diye her defasında bir bahane bulurlar. İlle de özür dilesin, müdürün ayağına kapansın isterler. Ama yiğit Eno onurundan taviz vermez.

"Varsın, atıldığı hücre yedi kat yerin dibinde olsundu; onursuz olduktan son­ra cennette de olsan ne yazardı?" (s.154)

PAMBUK BABA
Yıllarca içeride kaldığı için dışarıya yabancı olan, salıverildiğinde ise içeri girmek için suç işlemeyi göze alan Pambuk Baba.

"Beyim, be­nim evim burası. Ne olur beni salmayın dışarıya. Yok­sa bir suç daha işleyeceğim. Bunu siz de istemezsiniz değil mi?" (s.158 )

"Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin perdesini çekenin" diyor Şükrü Erbaş. Okurken varsın uykumuz kaçsın, yeter ki insanlığımız kaçmasın.

"Acı duyabiliyorsan canlı, başkasının acısını duyabiliyorsan insansın" diyor Tolstoy. Okuyalım ki, insan olduğumuzu anlayalım.

Osman Şahin öyle bir yazmış ki, sanki işkenceyi yaşayan sizsiniz. Kendinizi kahramanın acısını duyarken yakalıyorsunuz.

Bizlere Osman Şahin'i tanıtan BilgeSevgi 'ye, etkinliği düzenleyen Ebru Ince 'ye yine teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Teşekkür ederiz güzel insanlar. İyi ki varsınız. Seni unutmam mümkün mü Demet ? İyi ki varsın :)
203 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10
Merhaba Dostlar! Toplumcu Gerçekçi bir yazar olan Osman Şahin'in ilk okuduğum kitabı ile sizlerleyim. Osman Şahin'in ismini okuma etkinliği sayesinde duymayan kalmadı sanırım. Bizleri bu değerli yazarla tanıştıran BilgeSevgi 'ye, etkinliği hazırlayan Ebru Ince 'ye ne kadar teşekkür etsek azdır. Beni etkinliğe davet eden Demet 'e de özellikle teşekkür etmek isterim. Beni unutmadığın için çok teşekkür ederim Demet .

Kimdir bu Osman Şahin? BilgeSevgi 'nin incelemesini (#82931392) okuduğum ilk anda beni bir merak sardı. Adını hiç duymadığım bir yazardı çünkü. Üstelik romanları en çok filme çekilen yazar. Hem de bildiğimiz bir çok filmin yazarı.

Osman Şahin
Osman Şahin 1940 yılında Mersin'in Arslanköy kasabasında yoksul bir ailenin 13 çocuğundan biri olarak dünyaya gelmiş. Ayakkabısız olarak köyünden çıkıp, girdiği sınavı kazanarak Dicle Köy Enstitüsü'ne okumaya gitmiş. İlk ayakkabısını da orada giyinmiş. İlk defa ayakkabı giyeceğinin heyecanı ile 35 numara olan ayağına 48 numara bir ayakkabı alır. Çocukluk işte.' Ayak numarası nedir bilmiyordum ki' derken öyle tatlı konuşuyor ki, onu dinlerken duygulanmamak elde değil (Sunay Akın ile İşte O Çocuk)

https://youtu.be/Cw229k4uEpE (izlemenizi tavsiye ederim)

Ayak numarasının ne demek olduğunu bile bilmeyerek girdiği Dicle Köy Enstitüsü'nde öğretmen olarak mezun olmuş. Mezun olduktan sonra Siverek'e bağlı, Kalemli Köyü'nün öğretmenliğine atanmış. 18 yaşındaki bu genç öğretmen büyük aşiret kavgalarının içinde bulmuş kendini. Görev yaptığı sırada notlar almış. Sonraları ise bu notlardan kitaplar yazmış.

Osman Şahin daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümüne girmiş. Mezun olduğunda Malatya Lisesi'ne beden eğitimi öğretmeni olarak tayin olmuş (memleketim).

Malatya, Elazığ, Tunceli, Maraş dolaylarında 14 yıl görev yapmış. Buralarda bulunduğu sırada 33 köy hakkında alan araştırması yapmış. Daha sonra bu araştırmalarını da kitaplaştırmış.

'1967-1974 yılları arasında İzmit'e spor öğretmeni olarak atanır. Türkiye Öğretmenler Sendikası'nda (TÖS) çalışır. 1970'te yayımlanan ilk kitabı “Kırmızı Yel” TRT Öykü Ödülü'nü kazanır. Daha sonra Türk sinemasında filme çekilen Kibar Feyzo, Adak ve Fırat'ın Cinleri hikayeleri bu kitabında yer alır.'

Osman Şahin'in ilk öyküsünü Yılmaz Güney satın almış. 'O parayla İstanbul'da bir ev alır ve öğretmenliğe Suadiye Lisesi'nde devam eder. Daha sonra Trabzon'un Arşın ilçesine tayini çıkar. Buradan emekli oldu.'

'1978 yılında Aydınlık gazetesinde yayımlanan bir kitap tanıtım yazısı yüzünden 1,5 yıl hapis cezasına mahkûm olur. 1983'te Şile ve Yalova cezaevlerinde yatar. Cezaevinde iken “Firar” filminin öyküsünü yazar. Ayrıca daha sonra cezaevinde gördüğü, duyduğu, yaşadığı olayları 1996 yılında Kolları Bağlı Doğan adlı kitabında hikâyeleştirir.'

Gördüğünüz gibi Osman Şahin nereye gitmişse hep çevreyi gözlemlemiş, alan araştırmaları yapmış, notlar almış. Araştırmalarını ise bir süre sonra kitap haline getirmiş. Herkes köyde görev yapar ama Osman Şahin gibi çevreyi gözlemleyip, alan araştırması yapıp sonra da kitap haline getirmek her babayiğidin harcı değildir.

Yeraltında Uçan Kuş
Gelelim kitabımıza. Yeraltında Uçan Kuş, her ne kadar devamı değildir başlı başına bir romandır dense de Bucaklar'ın devamı. Önce o kitabı okumak istedim ama hangi siteye baktıysam kitabın satışı ya yok diyor ya da tükendi diyor. Anlam veremedim.

Osman Şahin yazdığı belgesel romanında, ilk görev yeri olan Kaleli köyündeki öğrencisi Adnan Bucak'ın kan davası yüzünden 16 yaşında adam öldürmesi ve bunun devamında yaşadığı hapislik hayatını kaleme almış. Romanını çok sevdiği öğrencisi Adnan Bucak'ın ağzından anlatmış. Adnan küçük yaşta işlediği cinayetin vicdan azabını yıllarca çeker.

"Ey Fırat, hayatımı dinle! Yüreğimin yükü yıllarca ağır geldi bana. Çocuk yaşımda elime silahı tutuşturdular. Kardeşlerimin, amcamın, sevgili babamın, yaşıtlarımın ölümlerine tanık oldum. Onları toprağa değil de, yüreğimin içine gömmüşler sanki. Körpe yüreğim yıllardır o güzel ölülerin ağırlığını taşıyor. İçim yıllardır kocaman bir mezarlık sanki." (s.139)

Küçük yaşta girdiği cezaevinde gençliği tükenir.

"Kolay değil, beş ay Siverek Cezaevi'nde, iki buçuk yıl Tekirdağ Ce­zaevi'nde, iki yıl Bursa Hapishanesi'nde, altı aydan beri de yarıaçık ce­zaevinde olmak üzere, beş buçuk yılı şutlamak ...Gençliğimin en gü­zel yılları dört duvar arasında, bin türlü sıkıntı içinde geçmişti." (s.138)

Kolay değil gerçekten. Hele bir de üstüne ağır cezaevi koşulları insanlıktan çıkarıyor. En ağır koşulları ise Bursa Hapishanesinde yaşar.

"Dayak faslı bittikten sonraki günlerde de işkence değişik biçimde sürer, giderdi. Direnen mahkuma görüş yasağı verilirdi. Sebze, meyve yemesi aylarca yasaklanırdı. O zaman da pis, havasız, kalabalık koğuş­larda sebzesi, meyvesi yasak edilen mahkumun saçları dökülürdü. Aynı mahkumun mektup yazma, gönderme, mektup alma özgürlüğü de kısıt­lanırdı. Gelen mektubu verilmez, yazdığı mektup gönderilmezdi. Bu mahkumlar havalandırmaya da çıkarılmazlardı hiç." (s.89)

Adnan Bucak'ın hapislik yıllarında yanında hep kader ortağı olan Koçali vardır.

"Koçali ile olan yazgımız da ayrı bir şeydi. Nereye gidersek gidelim, onunla yazgımız bağlanmış gibiydi. İkimiz birlikte öldürülen babaları­mızın öcünü almış, birlikte kaçmış, birlikte dağlarda, evlerde gizlen­miştik. Yine ikimiz birlikte teslim olmuş, birlikte aynı kelepçeyi taka­rak, hapse atılmış, yine birlikte yargıç önüne çıkarılmış, birlikte Sive­rek'ten Tekirdağ Hapishanesi'ne, Bursa'ya, Bursa'dan İmroz Yarıaçık Ce­zaevi'ne gönderilmiştik ve şimdi de yine aynı yerde yatıp kalkıyor, ye­meklerimizi birlikte yiyorduk. Bütün bunları insan öz kardeşiyle bile ya­pamazdı." (s.134)

Bursa Hapishanesinin tek iyi yanı zengin bir kütüphanesinin olması sanırım. Çünkü Deniz Gezmiş ve arkadaşı Yusuf Aslan'la orada tanışır.

"Cezaevinin zengin bir kütüphanesi vardı. Fırsat buldukça kütüp­haneye gider, kitap okumalarımı sürdürürdüm. Ne zaman kütüphaneye gitsem, Deniz Gezmiş ve arkadaşı Yusuf Aslan'la karşılaşırdım. (s.95)

Hapislik hayatının en iyi koşullarını da İmroz Yarıaçık Ce­zaevi'nde geçirir. Hatta ilk aşkını da orada bulur. Maria adında bir Rum kızına aşık olur.

"Maria bana "Fırat" derdi, ben de ona "Ege". Ege ile Fırat'ın ilişkisi, aynı yoğunlukta günlerce, haftalarca sürdü." (s.169)

Okuyacağınız bu kitapta çok şey bulacaksınız. Kurgu değil, hepsi de gerçek. Hapislik hayatı zor. Hele bir de 16 yaşında girmişsen en güzel yıllarını kaybetmişsin demektir. Osman Şahin çok yalın bir dille yazmış belgesel romanını. Okurken kelimeler adeta akıp gidiyor. Okuyan çok şey kazanır, benden söylemesi. Meraklısına şimdiden keyifli okumalar.
176 syf.
·Beğendi·9/10
Selamlar ola şekerim .. Kitabı henüz bitirmedim ama dayanamayıp yazayım istedim bir şeyler .. O kadar kırmızı tuborg içmişiz bari bi işe yarasın di mi ama?!? =)) Bu yolla yazdığım sanırım ikinci inceleme olacak bu .. Yani kitabı bitirmeden yazdıklarım .. 1000 kitap, hem yönetimiyle olsun hem de okuyanları ile olsun çeşit çeşit garip gurup insanla dolu olduğu "İÇÜN" ( AZİZ "BABA" BÜYÜKSÜN! BABALARIN BABASISIN SEN !! ) henüz kitabı okuyorken yazdığım ilk inceleme şikayet edilmişti ( Bkz: #44585204 ) .. Sanırım bu inceleme de şikayet edilip kaldırılacak .. Yine de şikayete bakacak moderatör arkadaşımız olur da benim dişimi kırar da okur diyerek bu notu düşmek istedim buraya ki BİLİNSİN !!! Site kuralları gereği yaptığım bir ihlal değil .. Ve hemen ahlak jandarmaları için de not düşeyim siz sevgili 18 yaşı görmemiş kardeşlerimiz için : ALKOL ALMAYIN !! =)) Evet .. Sanırsam bahsedilen bu iki noktada mutabığız .. O yüzden ben dolgulu dişimi test ederek kemirdiğim kavurgaların tuz oranını test ederken dilimle ve kırmızı tuborgları güp güp deyerek mideme indirirken startı veriyorum ... Damalı bayrağımız havada !!!!

Bir cumartesi .. 80 lerin neredeyse sonundayız .. Sabah Star'da Transformers izlenmiş .. Neşe damarlarda akıyor.. Dönüşebilsem dönüşeceğim ( PEK TABİİ DECEPTICONS!!!! ÖLÜMÜNE KÖTÜLÜK !) ama realite izin vermemekte .. Ve talihe bakın ki uyanır uyanmaz pencere önüne koşmuş "şahsımın" çapaklı gözleri bembeyaz bir örtüyle sarmalanmış Ankara sokaklarına bakıyor .. Hava bunca kirlenmediği ve metropol hayatı henüz Ankara'yı esir etmediği için o dönemlerde kar , yağınca 10 AYI gücünde yağıyor .. İnanılmaz bir neşe .. Gözü kör olası ifrit kargalar henüz bokunu yememiş...Öyle ki henüz merkezi ısı sistemi devreye girmemiş .. Sevgili Salvatore' un Buzyeli Vadisi Üçlemesi'ni yazmasına daha seneler var ama paf küf sesleriyle alıp verilen soluklar ile kara tren misali beyaz buharlar atarak gezmekteyim ben o buzdan vadi içinde ... Bizde kuraldır .. Herkes sofraya oturacak .. Kahvaltı yahut yemek adı her ne ise beraber yapılacak ! Lakin benim beklerken beyin hücrelerimi buharlaştıran dermanım ve sabrım limitleri zorlamakta ... Dokuzarlı dokuz doğum yapıp atıyorum kendimi sokağa.. Annemin ardımdan, "montunun önünü sakın açma, sonra götün cücük salar oğlum!" seslerini hiç duymaksızın .. Nereye gidiyorum derseniz söyleyeyim .. Dinazorlu parka !!! Benim o gün için adını öylece koyduğum dinazorlu parka .. İşçi kesiminin oturduğu semtteki parktan ne olacak diyorum şu an ama o zamanlarda çakıl taşları üstüne oturtulan bir gemi , iki salıncağından birinin zincirleri kopmuş malulen emekli eğlence birimleri ve uzun boynundan kaydığımız bir dinazorun olduğu bu park bizim için bir define adası .. Hem de karlarla kaplı !!! Kar öyle güzel bir olgu ki kanlı bıçaklı olduğumuz aşağı mahalle çocuklarıyla bile koalisyon kurdurtuyor bizlere .. Daha düne kadar bahçedeki iğdeye daldı diye kafasına tuğla attığım kızla beşik kertmesi olmuşuz .. Sarmaş dolaşız .. Pek tabii karlar eriyene kadar !!! HIH !!! NE SANDIN !! =))

İğde in the bahçe is our namus..
Bu yolda ölüm gerekirse tek HUSUS!! =))

KuP KuP Boy from Mexico

Evet !! O gün sabah 9' da çıkıp eve akşam 8' de girip türlü türlü zılgıtları yedik mi ? YEDİK !! Ölümüne CIRCIR olduk mu ?!? EVET! Olduk !! Yine olsa yine gider miyiz !! EVET !! GİDERİZZ !! =))

Şimdi diyeceksin ki kenafir gözlü "gavur" Tuco !!! Bana bunları niçin anlatıyorsun .. Banane ulan senin dinazorlu parkından .. Bu kitapla bu anlattıklarının ne alakası var ?!?!?

ÖYLE Mİ ?!?!?

Madem öyle .. Buyrun HÖŞMERİME !! O parkın bir adı var .. O ismin de bir hikayesi .. HEPİNİZİN ELİNDE BİR KAŞIK VAR !! Lokmasını yutmadan tatlıya kaşık sallayanın gözünü oyarım .. Açgözlülük yapmayın !!! Sindire sindiree !!!

İki kardeş .. Bir anadan doğma iki kardeş .. ÖZ BE ÖZ !! Bir cipin içindeler o dönem .. Bir gece yarısı .. Ben henüz anamın karnındayım .. Nato paşası kenan evren denen tipleme kurmuş cuntasını .. Vurmuş demir yumruğunu sofraya !! HÖŞMERİM DE BENİM KAŞIK DA deyerekten esip gürlemekte .. Bir gece yarısı alınmışlar evlerinden bu iki kardeş .. Nereye götürülüyorlar dersiniz ? MAMAK CEZAEVİNE !!! O dönemleri okuyanlar Mamak'ı çok çok iyi bilir .. O döneme dair yazmak istemiyorum .. Yazayım diyeceğim ama çok uzayacak bu inceleme .. Ne sizde o sabır, ne de bende o siniri izole edecek dirayet var .. 24 Ocak kararlarını bu millete kim nasıl kabul ettirmiş .. O kararlar ne imiş siz açıp bakın .. Bizi Usa'in koynuna kim sokmuş açıp okuyun !!! Ben ağzımı bozmak istemiyorum ...

Yanaşıyor cip Mamak'a .. RACİ TETİK isimli bir nazi subayı emir veriyor erlere : "ANALARINI AĞLATMAZSANIZ BEN SİZİN ANANIZI AĞLATIRIM!" ... Daha adımlarını atar atmaz başlıyor darp .. Şimdi herşeyi bir kenara bırakalım .. Ben size tek bir soru sorayım! Kaçınızın gözleri önünde DÖVE DÖVE ÖZ KARDEŞİ ÖLDÜRÜLDÜ !!

Bu sorunun yanıtı sanıyorum ki 1000kitapta bir boş küme !!!

BOMBOŞ!!!

Ben yaşadım diyen var mı aranızda ? Onu geçtim .. Ben aklıma getirebiliyorum şu dediklerini , kendimi onun yerine koyabiliyorum diyen var mı ?!? VAR MI ?!?!?

EFENDİM ?!?

"Vurma !!" "Bizi artık dövme" diyor subaya ağabey !! DÖVE DÖVE ÖLDÜRÜYORLAR !!!

Büyük kardeşin hiçbir suçu yok .. Kardeşinden dolayı onu da gözaltına almışlar .. Küçük kardeşin suçu ne peki biliyor musunuz ? Bilmek ister misiniz ?

KİTAP BASMAK !!

KİTAPÇI DÜKKANI VAR ONUN !!!

OLUR MU ULAN ÖYLE ŞEY !!!! OLUR MU ?!?!?

Soruyorum olur mu ?!?!? Ben soruyorum ben cevap vereyim .. 12 Eylül ' de en çok toplatılan kitaplar listesinin başında kim var biliyor musunuz ? JACK LONDON !! DEMİR ÖKÇE İLE İLK ONDA.. HATTA BEŞTE .. Peki bu listede daha kimler var ?! Bekir Yıldız !! Halkalı Köle kitabı ile yer alıyor ... "EVLİLİK KURUMUNU ANLATAN ROMANI İLE !!!! AMA HEM HALKALI HEM DE KÖLE !! OLACAK İŞ Mİ?!?!?

Görüyor musunuz hayatınızın nelere bağlı olduğunu .. O gün pamuk ipliğinden çekip koparılan iki isimden biri kimdi peki bilmek istermisiniz ?


İLHAN ERDOST !!

Ağabeyinin gözleri önünde öldürülen İlhan Erdost !! Benim gidip oynadığım o parka adını veren İLHAN ERDOST !! SIRF KİTAP BASTI DİYE , NE BASTIĞINA BAKILMAKSIZIN ÖLDÜRÜLEN İLHAN ERDOST !!!

Geçen yine bir dost meclisindeyim .. Yine oturuyoruz karşılıklı .. Ne okuyorsun muhabbeti açıldı .. Karşımdaki sayıyor bana okuduklarımı.. Fakir Baykurt .. KÖYLÜLER.. KAHROL AMERİKA !!

BAK SEN !! =))

Ulan o adamlar, o kitapları zamanında yazmasalardı , sen bugün bu denli rahat ağzını açıp cümle kurabilecek miydin? "Köylü" diyip dudak büzerek bugün aşağıladığın o insanlar ve o insanların yanında yer alan İLHAN ERDOST gibiler olmasa sen bugün bu denli rahat konuşabilecek miydin ? NEYİN MÜCADELESİNİ VERDİN ??!? NEYİ BAŞARDIN ? NE BEDEL ÖDEDİN ?!??

Bu soruların cevabıdır işbu kitap ! Cevapların karşısındaki muhataptır Osman Şahin ...Kitaba dair tanıtım da sadece bu 3 soru cümlesinin yazar tarafından kitap içinde verilen cevabıdır..


Kusura bakmayın .. Alkol tamam .. Davaro OST si de arkada çalıyor ama GOY GOY yapamadık bugün .. İLHAN VE MUZAFFFER İLHAN ERDOST' un hatırası izin vermedi .. Bir başka işsiz incelemede görüşmek üzere .. Başlığı tanıtım içerisinde geçirmedim bilerek .. Eşleşmeyi sizler yapasınız sevgili Cin Ali ve Aliye'ler ..
119 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Şuan büyük bir şaşkınlık içindeyim. Osman Şahin gibi iyi bir yazarla yolum bugüne kadar nasıl kesişmemiş diye. Geçen gün sahafta kitaplara bakarken kendisinin iki kitabına rast geldim(Kırmızı Yel ve Acenta Mirza). Köy Enstitülü, öğretmen bir yazar olduğunu duymuştum. Seveceğimi düşünerek aldım. Bugün kitabı elime bir aldım, bir daha da bırakamdım. İlk öyküden sonra iyice bir araştırayım dedim. Araştırdıkça dibini bulamıyorum hala. Edebi eserlerini geç, Kibar Feyzo, Adak,Züğürt Ağa, Kurbağalar gibi en sevdiğim yerli filmlerin senaryoları bile kendisine aitmiş. Daha ilk kitabı ile beni benden aldı. Diger eserleri için de oldukça meraklandım.

Osman Şahin Kimdir?

1940'ta Mersin'in bir Toros köyü olan Arslanköy'de dogar. Kendi deyimiyle 'kıraç tepedeki domates fidanı' gibi olan yoksul bir çiftçi ailesinin 13 çocuğundan biridir. Çocukluğu Toroslarda yoksulluk icinde geçer. İlköğrenimini köyünde bitirir ve ikinci doğumu olarak gördüğü Diyarbakir Dicle Köy Enstitüsü'ne girer.

Dicle Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra Siverek'e bağlı, Fırat Nehri kenarındaki, Bucak aşiretine bağlı Kalemli Köyü'nün öğretmenliğine atanır. Henüz 18 yaşındayken, büyük aşiret kavgalarının, silaha tutkun yöre insanının içinde bulur kendini. Fırat taştığında, nehrin kıyısına kustuğu insan ölülerini görür. Bunlarla ilgili hep notlar alır.

1958'de Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümüne girer.1961-67 yılları arasında Malatya Lisesi'nde beden eğitimi öğretmenliği yapar. Öğrenciliği de dahil hayatının on dört yılının geçtiği Doğu ve Güneydoğu'da özellikle, Malatya, Elazığ, Tunceli, Maraş yöresinde 33 köy hakkında çok geniş folklor araştırmaları yapar, 33 defter not alır.

1970 TRT ödülleri köy kökenli ve Köy Enstitüsü çıkışlı iki sanatçı çıkarır ortaya. Bunlardan biri Ümit Kaftancıoğlu, diğeriyse Osman Şahin'dir. 1970'te yayımlanan Kırmızı Yel, Şahin'in ilk kitabıdır ve TRT Öykü Ödülü'nü alarak geniş ilgi bulur. Daha sonra Türk sinemasının unutulmaz filmleri olacak Kibar Feyzo, Adak ve Fırat'ın Cinleri bu kitabında yer alır.Şahin'e Türk sinemasinda eserleri en çok filme çekilen yazarlardan biri olma unvanını getirecek yolun başıdır bu aynı zamanda.


1980'li ve 90'lı yıllar Osman Şahin'in yazarlığının en verimli zamanları olur. 1980'li yıllarda dört kitap yazar. Bunlardan Ağız İçinde Dil ile 1980'de Nevzat Üstün Öykü Ödülü'nü alır. 1990'lar Osman Şahin adının hem Türk sinemasinda hem de edebiyatında adının yurt dışında da sıkça bahsedilmeye başlandığı yıllar olur.

Son Yörük adlı hikayesi 1992 yılında İsveç'te Stockholm'de düzenlenen Enternasyonel Hümanizma Derneği'nin açtığı yarışmada ikinci olur. Aynı yıl Selam Ateşleri kitabıyla Ömer Seyfettin Öykü Ödülü'nü, 1994'te de Sait Faik Öykü Ödülü'nü alır. 1998'de Mahşer ile Yunus Nadi Ödülü'ne layık görülür. Öyküleri Polonya, Macar, Alman, Fransız, İsveç dillerine çevrilir.

1990'ların sonuna doğru Şahin'in sinemaya uyarlanan ve çoğunu kendisinin senaryolaştırdığı 22 öyküsü vardır artık.1997'de IX. Ankara Uluslararasi Film Festivali'nde sinemaya yaptığı katkılardan ötürü, Aziz Nesin Emek Ödülü ile, 1999 yılında, 36. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Yaşam Boyu Altın Portakal Onur Ödülü ile onurlandırılır. 2003 yılında kendi çocukluğunu anlattığı Ölüm Oyunları ile Yunus Nadi Ödülü'nü alarak, bu ödüle iki kez layık görülen tek yazar olarak Türk Edebiyat tarihinde bir ilki gerçekleştirir.

KIRMIZI YEL:

Ben edebiyatın her türüne hayranım, edebiyat okudum bu yüzden. Bireysel konuları da severim, toplumsal konuları da. Ama kimi kitapları okurken tam kalbimde değil de göğsümün ortalarında bir yerde bir sızı duyarım. Kırmızı Yel, kitabın ilk öyküsü. İlk sayfalarda bahsettiğim sızı yine geldi.

Fırat Havzasında geçen bir köy öyküsü. Kıtlık, açlık,sıcak... Doğanın ve cehaletin insanları tekrar tekrar yenişi... Yörenin deyişleriyle aktarılmış, öyküyü sanki Osman Şahin değil de ömründe hiç kitap görmemiş Resul'un kendisi yazmış.

Okurken bir yandan da diyorum ki bu öykü Yılmaz Güney'in Adak filmine ne kadar benziyor. Resul'un yüzüne hemen Tarık Akan'ın yüzünü oturtuyorum. İzleyenler bilir, bu fimde yüzünün her bir çizgisiyle oynayan bir Tarık Akan vardır. İlk alıntımın altına da bu notu düştüm.

#82898549

Öykü bittikten sonra araştırayım iyice , bu öyküler ses getirmiş olmalı,dedim. Sonra gördüm ki Adak filmi bu öyküden uyarlanmış.

Diğer öyküler de Kırmızı yel kadar çarpıcı çünkü çok gerçek. Hasat verimli oldu diye çocuğunu kurban eden mi, Su cinleri musallat oldu diye karısını Fırat'a atan mı, açlıktan kan içen çocuklar mı?

İnsanın inanası gelmiyor değil mi? Hele köyde yaşamamış, köyle pek ilginiz yoksa belki çok fantastik geliyor.


Sorun ne? Yoksulluk. Sebep: Topraklar verimsiz, nüfus bilinçsiz çoğalıyor.

Çözüm ne olmalı: Toprak nasıl verimli hale getirilir, nüfus nasıl kontrol edilir.



Onların çözümü: Şeyhe soralım, ağaya soralım.

Bir insan çıldırsa yine " Şeyhe soralım, ağaya danışalım"

Ağa desin" sana karı mı yok" hoca desin " Su cini tutmuş Fırat'a atmazsak hepimize musallat olur". Ve bir yılda iki kere doğuran loğusa Yağda Fırat'ın suyuna karışır.

Kitap nerede, doktor nerede,bilgi nerede, çare nerede? Dibi bulunmaz.


Edebilik Konusu: Gerçekleri yazma öne geçtiği için, kaygı gidince kendiliğinden bir tarz oluşmuş bana göre. Yalınlığın büyüsü. Gerçeğin kendi zaten puslu çünkü. Ayrıca öykülerde insanı yenen bir doğa da var. Fırat'ın kendisi, verimsiz ,kuru tarlalar vs . iyi bir atmosfer yaratıyor.

Yazar, bölgede (Fırat Havzası) öğretmenlik yaparken gözlem yapmış, notlar almış. Eserlerindeki yetkinliğin bir sebebi de bu sanırım.

Öykülere hakim duygu ise çaresizlik. Taşlı bulguru yerken de, ağadan dayak yerken de, hükümeti ararken de hep çaresizlik. Hepsi kötü son ile bitiyor. Fakir Baykurt'un, Yaşar Kemal'in umudu sezdiren gerçekçiliklerini de aramadım değil.

Bir de tüm öyküleri okurken kulağımda hep şu müzik vardı:
https://m.youtube.com/watch?v=BgQzbScAHOI
212 syf.
·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
Merhaba dostlar. Geldi, geliyor diyerek heyecanla beklediğimiz Osman Şahin okuma etkinliğinin sonlarına yaklaşıyoruz artık. Gerçi henüz bir haftamız var, ama ben genç arkadaşlarımı kıramadığım için onların okuma etkinliğine katıldım. Gençlere destek her bakımdan önemli çünkü.

Osman Şahin tıpkı Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Sabahattin Ali gibi TOPLUMCU GERÇEKÇİ yazarlarımızdandır. Her daim halkın sorunlarını dile getiren kitaplar yazmış. Üstelik öyle güzel anlatmış ki, bir çok eseri filme çekilmiş. Bu incelememde Osman Şahin'in filmlerine ve aldığı ödüllere değinmek istiyorum.

Osman Şahin bildiğiniz gibi eserleri en çok filme uyarlanan yazardır. Çoğunu kendisinin senaryolaştırdığı 23 öyküsü Türk Sinemasına yurt içi ve yurt dışında 35 ödül kazandırmıştır.

FİLMLER
°Atıf Yılmaz'ın çektiği Kibar Feyzo, Adak
°Şerif Gören'in çektiği Derman, Tomruk, Kan, Firar, Kurbağalar,
°Erden Kıral'in çektiği Ayna, Avcı
°Bilge Olgaç'ın çektiği Kör Gülüşan, İpekçe, Gömlek

ÖDÜLLER
1971 - TRT Büyük Öykü Ödülü (Kırmızı YEL öyküsüyle)
1980 - Nevzat Üstün Öykü Ödülü (Ağız İçinde Dil Gibi kitabıyla)
1992 - Stockholm International Humanizm Ödülü (İsveçceye çevrilen “Den Röda Vinden” kitabıyla)
1992 - Ömer Seyfettin Öykü Ödülü (Selam Ateşleri öyküsüyle)
1994 - Sait Faik Öykü Ödülü (Selam Ateşleri kitabıyla)
1997 - Ankara Film Festivali - Aziz Nesin Emek Ödülü
1998 - Yunus Nadi Öykü Ödülü (Mahşer kitabıyla)
1999 - Truva Folklor Derneği "Yılın Edebiyat Ödülü"
1999 - Antalya Film Festivali-Yaşam Boyu Onur Ödülü
2003 - Yunus Nadi Öykü Ödülü (Ölüm Oyunları kitabıyla)
2007 - MTO, MESIAD & İçel Sanat Kulübü "Kraliçe ABA" Ödülü
2007 - Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü
2008 - Söke Kültür Sanat Onur Ödülü
2009 - 8. İzmir Öykü Günleri Onur Konuğu
2009 - Mersin Kenti Edebiyat Ödülü
2010 - 40. Sanat Yılı
2012 - SİYAD Sinema Yazarları Derneği Onur Ödülü
2016 - 23. Adana Film Festivali Onur Ödülü

Ayrıca öyküleri Polonya, Macar, Alman, Fransız, İsveç dillerine çevrilmiştir.

Gördüğünüz gibi Osman Şahin her yönüyle kendini ispatlamış bir yazardır. Böyle bol ödüllü bir yazarı okumaya doymak ne mümkün. Öyle akıcı bir dille yazmış ki, okur her öyküsünde kendini kitabın içinde buluyor. Kahramana bazen üzülürken bazen de kızıyor.

Eşkıya Kuza
Etkinlik süresince okuduğum kitaplarına elimden geldiğince incelemeler yazmaya çalıştım, siz dostlarıma az da olsa anlatabilmek için. Ama nedense Eşkıya Kuza'ya yazmak içimden gelmedi. Çünkü Kuza'ya çok kızdım. Okuyup çevresini aydınlatacağı yerde, kan davası peşine düştü. Her defasında hatasından geri dönecek dedim ama boşuna ümitlendim. Okulunu bitirmesine aylar varken, abisinin ölümü onu okuldan koparıp dağlara çıkardı. Aşiret olmak böyle bir şey demekki. Ama olmamalı. Her ne kadar babasının yanlış tutumu olmuşsa da, okumuş olmak bir farklılık yaratmalıydı. Doğru düşünmeli, mantıklı kararlar vermeliydi. Ama yapmadı. Çok kızdım ona.

Osman Şahin'in hikayesini anlattığı Eşkıya Kuza Urfa'nın Siverek ilçesindeki sayılı aşiret ağalarından birinin oğlu. Yazarımız ilk görev yerinin insanlarını, kan davasını anlatmış o kitabında. Kan davaları artık yok desek de hala var maalesef.

Başaklar Gece Doğar
Gelelim kitabımıza. Osman Şahin bu sefer kendi topraklarına gitmiş, kendi insanlarını yazmış. Çukurova'da bir avuç toprak için köylünün verdiği amansız mücadeleyi anlatmış.

Evran Ağa derler bir ağa vardır. Sanki açmış gibi Sarıbahçe köyünün hemen yanındaki devlet arazisini işgal etmiş, yıllardır istediği gibi ekip biçmektedir. Artık isyan eden Sarıbahçe köylüleri o toprakta hakları olduğunu düşünürler ve işgal etmeye karar verirler. Bir gece tarlayı gizlice sürerek ekinlerini ekerler. İlçeden işgali duyan Aydoğan yardımlarına gelir. Aydoğan, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Yüksek Makina Mühendisliği bölümünden mezun olmasına rağmen işsizdir.

"Üniversiteyi yüksek makina mühendisi olarak bitirmesine karşın, hapis yattığı, devrimci eylemlere karıştığı, emniyetçe de fişlendiği için, hiçbir kamu kuruluşu görev vermemişti ona." (s. 49)

Birikimli olan Aydoğan elinden gelen her yardımı yapar, her konuda köylüye destek olur, yönlendirir. Aydoğan sayesinde köylü birlik olur, ağaya kafa tutar. Ama Evran Ağa kendisine yapılanı köylünün yanına bırakır mı sanıyorsunuz? Bırakmaz elbette. Parası olunca devlet de arka çıkar tabii ki.

Yıllarca ağalar tarafından sömürülmek, devlet tarafından yok sayılmak artık köylünün canına tak etmiştir. İsyan bayrağını çekerler. Devleti arkasına alan zengin Evran Ağa ile kimsesiz, yoksul köylü arasında amansız bir mücadele başlar. Bakalım devlet hazinesinin olan topraklar kime geçecek? Zengin olan ağa daha da mı zengin olacak, yoksa köylünün aç olan karnı sonunda doyacak mı?

Okurken Sarıbahçe köylüsü ile beraber ben de Evran Ağa ile mücadeleye giriştim. Son sayfalara kadar mücadelemi soluksuz sürdürdüm. Ne kadar yardımcı oldum bilemiyorum, ama her anlarında yanlarındaydım. Onlarla birlikte düştüm, onlarla birlikte kalktım. Evran Ağaya diş biledim, köylüyü yalnız bırakan devlete kızdım.

Anladım ki, bir ağa devlet hazinesi olan toprağı yıllarca işgal etse de kimse sesini çıkarmaz. Ama aç karnını doyurmak isteyen köylüler o toprağı işgal etmeye kalkınca yer yerinden oynar. Köylünün aç kalması kimin umurunda. Karnı tok olanlar daha da şişirmeye devam ederken, aç olanlar daha da aç kalmaya mahkum ne yazık ki. Sanırım bu düzen hiç değişmiyor.

Sarıbahçe köyünün ağaya karşı verdiği müthiş mücadeleyi merak ediyorsanız hemen okuyun.

Kitapla kalın, sevgiyle kalın, en önemlisi kimsenin hakkını yemeyin. Yoksa Sarıbahçe köylülerinin iki eli yakanızda olur.
176 syf.
·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
Eksiği var, fazlası yok dedirten sayılarla ifade edersek 12 Eylül Darbesi ülkemizden neler aldı götürdü?

Sırf düşünüyor diye onlarca “insan” idam edildi.

17 yaşı bir gün içinde 18 olarak büyütülen Erdal EREN “ibret olsun” diye asıldı.

Yüzlerce “insan” gözaltılarda ve cezaevlerinde işkence yüzünden yaşamını kaybetti.

650 binden fazla “insan”ın haksız gözaltı uygulamalarıyla hayatı karardı.

2 milyona yakın “insan” fişlendi.

Sayısız “insan” işkence ve insanlık dışı uygulamalar yüzünden akıl sağlığını yitirdi, intihar edenler oldu.

Sayısız vatandaşımız, sanatçımız, yazarımız, biliminsanımız yurdu terk etti veya yurttaşlıktan çıkarıldı.

Yalnızca İstanbul’da gazeteler 300 gün yayın yapamadı.

Kitaplar-filmler yakıldı, yasaklandı.

Liste daha uzun ama bu kadarı bile yeter. Meclis arşivlerinde bu utanç belgeleri mevcuttur.

Bir yandan Kenan Evren'in 17 yaşında astırdığı Erdal Eren için söylediği "Asmayalım da besleyelim mi?" sözü hafızalara kazınırken, diğer yandan askerî darbeyi gerçekleştirenlerin ve süreci yönetenlerin ömür boyu yargılanmasını engelleyen "geçici 15. madde" Anayasa'ya eklendi. Sonrası; işte öyle mutlu mesut yaşayıp gittiler.

İnsanlık onurunun ayaklar altına alındığı 12 Eylül faşizmini en çarpıcı biçimde anlatan örneklerden biriydi “KOLLARI BAĞLI DOĞAN”. İnsanın(!) insana zulmünü ben okurken dağılıyorsam, okuma esnasında farkında olmadan gidip ellerimi yıkarken buluyorsam kendimi, bu zulmü yaşayanları varın siz düşünün.

İşkencenin her türlüsüne maruz kalmış, hem yaşama hakkı, hem yaşama sevinci elinden alınmış o insanların başından geçenleri yalın ve akıcı bir dille okurlarına aktaran Osman ŞAHİN de 12 Eylül faşizminden nasibini almış bir yazar. Üzülerek ifade ediyorum ki, yazarı şimdiye kadar tanımıyordum. BilgeSevgi’nin #82931392 incelemesi ile haberim oldu. Tekrar teşekkürler Bilge.

Ben bu kadar yazdım ama, yıllar önce ne keskin ifade etmiş Nazım Usta:

Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
akar suyun
meyve çağında ağacın,
serip gelişen hayatın düşmanı.
çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına
...
sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman...
240 syf.
"Düşünce ve yazıda özgür olmak isterim, dünya davranışımızı yeterince sınırlıyor."

Wolfgang Van Goethe

__________

Osman Şahin'in okuduğum ikinci kitabı oldu. İlki otobiyografik öğelerin ağırlıkta olduğu Kolları Bağlı Doğanlar kitabıydı. Selam Ateşleri- Ay Bazen Mavidir kitabında birbirine yer yer tema, konu veya ele alınan duygu bağlamında benzer öğeler yer alıyor. Aynı zamanda birbirinden oldukça farklı öğeler de bulunuyor. O halde, 1993 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmış kitaptan en beğendiklerimden kısaca bahsedeyim.

Selam Ateşleri, Toroslarda bir Yörük söylencesine dayanır. Zaten yazarın küçüklüğü bir Yörük köyünde geçmiş. Çok sevdiği bu kültür de hikaylerinde kullandığı temel öğelerden birisi olmuş. Çok da güzel olmuş. Hikâyenin merkezinde Torosların en ünlü nalbantı Bercis usta ile güzel Yörük kızı Simber bulunur. Bercis Usta bir gün atına nal takdırmak için gelen Simber'e tutulur ama açılamaz ilk başta. Bunun yerine onun atının nalına çentik atar. Günler sonra aynı atın nalında bir çentik daha görür. Bu, Simber'in de gönlü Bercis Usta'da demektir. Nihayetinde Bercis Usta ile Simber kaçarlar. Kaçarlar kaçmasına da, bu töreye karşı gelmek anlamına gelir. Bedirhan Ağa peşlerine düşer. Simber'i yakalarlar. Ama Simber, kendisini kınayan obasına karşı durur, af dilemez. Sorar gözlerinden öfke akan obasındaki kalabalığa doğru "Bir kadın ile erkek arasındaki gönül alışverişi, güneş kadar doğal, yağmur kadar gerekliyken, niçin hesabı sorulsundu kendisinden?"(s.23) Böylelikle yerel bir gibi gözüken ve Torosların bir Yörük obasında geçen hikaye, evrensel bir mesaj taşıyan bir hikayeye dönüşür: aşk ve toplumsal bağlar arasında sonu bitmez, sadece şekil değiştiren çatışma. Hikâyenin başında yazar, uzun bir tasvir yapar. Bu tasvirin merkezinde bir mağara bulunur. Bu mağara aynı zamanda bir metafordur: çağlara açılan kapıdır. Bir nevi yerelden evrensele taşınan hikayenin simgesidir. Nitekim hikayede somut bir işlevi de bulunur. Bunu hikayeyi okuyunca kendiniz görürsünüz.

__________

KAMU SPOTU:

"Bir kitabın yakılması, bir düşünce uğruna hapse atılmak, her zaman cahil bir kuşağın çağın dahilerine ödediği vergi oldu."

Voltaire
__________


Bayan Ali hikayesinin merkezinde Zekiye ile oğlu Ali bulunur. Zekiye henüz altı aylık evliyken kocasını kaybeder ve kısa süre sonra doğan oğluna kocasının ismini verir. Zekiye hayattan "...hiç memnun olmayan, aksine ona diş bileyen, doyumsuz, mutsuz…" bir kadındır. Arkadaşı yoktur. Evden dışarı kolay kolay çıkmaz. Kendini ev işlerine vermiş ve bunu öylesine şiddetli, ciddi yapar ki görenler evi temizliyor da zihninde dolanan tilkileri kırpıyor zanneder. Kendisine talip de çıkmaz kendisi de yeni birini istemez. Nitekim kendi kadınlığını da beğenmez. Sonuçta tüm sevgisini oğluna aktarır. Aktarır aktarmasına da her şeyin fazlası zarardır. Ali, "bir oğlan çocuğu değil de, saksıda çiçekti sanki". Öyle ki Zekiye, oğlunu uyarır: kız çocukları kirletilirse de ileride onlara bir koca bulunur ama erkek çocuğu kirletilirse ona ebediye ne kız bakar ne de bir yerde tutunabilir. İyi de Zekiye durduk yere neden böyle uyarır oğlunu diye sorar yazar. Çünkü ortada hiçbir şey yok. Zekiye'nin uyarma nedeni, hayatta hiç kimsesi olmamasıdır, yani duyduğu derin yalnızlık etkilidir. Bununla birlikte, kocasına tıpatıp benzeyen oğlunu sevdiği vakit aynı zamanda kaybettiği kocasını da seviyor olmasıdır. Hikayede bu yönde detay verilmiyor ancak Zekiye'nin garip bir insan olması ve genel özelliklerini ele alıp düşününce Ali'ye aynı zamanda sapkın bir sevgi beslediği tahmininde de bulunabiliriz. Ve bir gün Zekiye ölür ve Ali bir başına kalır. Bu ölüm sırasında benim en çok beğendiğim unsur, Ali'nin annesinin mezarı başındayken aynı zamanda bir rahatlama duygusu hissetmesidir. Bu işte son derece gerçekçi bir öğedir. İnsan ne siyah ne beyazdır; hayat romantik değildir. İşte Ali'nin annesi yeni ölmüşken hissettiği bu rahatlama duygusu bize bunu anlatır. Hemen ardından da vicdanı sızlar, kendine kızar. İki uçta gidip gelme durumu aslında Ali'nin hayatı boyunca sürer: "öteden beri iki duygu çarpışırdı içinde; biri içli, yumuşak, kadınımsı bir duyguydu ve görünmeyi istediği asıl kimliği oydu. Öbürü ise, erkek arkadaşları gibi görünerek, her koşulda onlara benzemeyi isteyen, sunturlu küfürler eden, bol cigara içen, gösterişli, kaba erkeklerin dünyasıydı…"(s.38) Arada bazı olaylar olur ve bunların neticesinde Ali evine kapanır, hakkında söylentiler alır yürür. Kendisine 'Bayan Ali' denmeye başlanır. İntiharın eşiğine gelen Ali, başka bir çözüm yolu bulur: güçlü mü güçlü, dölü kuvvetli bir boğa alır. Bu boğaya kendi ineklerini dölletmek için köylüler sıraya girerler. Ee tabi, 'bayan' lakabı da unutulur. Hikâyenin sonunda 'hassas' insanların hoşlanmayacağı bir paragraf vardır. Ali'nin boğasının köylülerin inekleriyle çiftleşme sahnesi gerçekçi şekilde anlatılır. Şimdi denilebilir ki "ne gerek var?". Anlatayım neden gerek var: Boğa aynı zamanda bir metafordur. Bunu hemen bir arka sayfadaki cümlelere dayanarak söylüyorum: "Boğaların görkemli görünümleriyle, kendi gö­rünümünü birleştirerek kendi erkeksi güçsüzlüğü­nü örtmeye çalışan Ali de, inekleri kendisi döllemiş gibi kabarır, bıyıklarını burar, gümüş saplı kırbacını köylülerin sırtına vurarak boğaların gücü aracılığıy­la bir erkeklik dersi vermeye başlardı onlara: "Ne sandınız ya? O ineklerin yerinde siz olsanız, siz de iki büklüm olurdunuz…"(s.56) Kadın olmak isteyen ama olamayan, gururu iki paralık olan ama yaşamak için erkek olduğunu göstermesi gereken ama kadınlara karşı cinsel istek duyamayan Ali, kendisinin yerine bir boğanin cinsel gücüyle tatmin olur. O boğa, sanki kendisidir, boğanın altındaki inekler de, toplumun kendisine cinsel istek duyman gereken cinsiyet olarak zorunlu tuttukları kızlardır. Aynı zamanda böylelikle köylülerden intikamını da almaktadır.

__________

KAMU SPOTU:

"Toplumun ahlaka aykırı saydığı kitaplar topluma kendi ayıbını gösteren kitaplardır. O kadar."

Oscar Wilde
__________


Güvercin Artık Dönmeyecek, benim kitapta en beğendiğim hikayedir. Kolları Bağlı Doğan'ın uzun giriş hikayesindeki sarsıcılık ve gerçekçilik bu hikayede bulunuyor. Aynı düzeydeler diyebilirim. Her iki hikayede de insan psikolojisi çok iyi yansıtılmıştır.Korku- gerilim türünde çektiği filmlerle tanınan ünlü yönetmen A.Hitcock en iyi filmler, en kötü kitaplardan çıkar manasında bir söz söylemiş. Bu hikayeyi görse bence, "bu hikaye, benim sözümdeki istisnadır," diyebilirdi. Bu arada Hitcock'la da alakalı çok ilginç bir bilgiyi incelemenin sonunda vereceğim. Şimdi gelelim hikayeye.

Bir kere girişte realizm ve naturalizm akımlarının dünyada önde gelen isimlerine taş çıkartacak harika bir tasvir var. Zira, bu doğa tasvirleri diğer çok sayıda hikayesinde başat bir unsurdur. Hatta kısaca bahsedeceğim bir hikayesinin direkt baş aktörüdür. Bu harika tasvirden sonra yine bir köye misafir oluyoruz. Kahramanımızın adı Meço'dur. Meço tek kelimeyle yapayalnız bir insandır: "gece gibi karanlık, az konuşan, kaygısız, gizlerle dolu, hırçın, yalnız biridir." Bir defa evlenmiş onda da haftasına varmadan karısı evi terk etmiş, çünkü karısına şiddet uygulamış. Ne malı var ne mülkü… Ve "şefkatli sözler söyleyecek bir tek arkadaşı, dostu, sırdaşı yoktur." Gece kavramı özellikle vurgulanır. Bu, aynı zamanda hikayedeki bence üç metafordan birisidir. Gece, Meço'nun karanlık yüzüdür, genel manada ise insanın kötü yanını temsil eder. Bundan dolayı gece olunca Meço, huysuzlanmaya başlar, "bir yakınını yitirmişçesine üzülür, ruhu sarsılır, bakışları değişir, ağır kasvetler çöker yüreğine," ve bastırmaya çalıştığı cinsel açlığı ortaya çıkar. Güneş ise Meço'nun nispeten iyi yanı, genel olarak da nispeten iyilik veya olağan durumdur. Kısaca Meço sorunlu bir tiptir. Garip davranışları, huyları vardır. Herkesten uzakta bostan bekler. Bu sırada ineklerin yaylanmasını izler.

UYARI: Paylaşacağım alıntıya 'hassas' insanlar bakmasın.

Bu huylardan birisi şudur: #86239961 Şimdi denilebilir ki, "ne gerek var buna?" Gerek var. Bunu birazdan anlatacağım ama önce böyle olaylar hiç yaşanmıyor zannedilme durumuna ben bizzat tanık olduğum iki garip olay anlatacağım. Ben köy nedir bilmem, çok ufakken yazları gidermişiz, o kadar. Akrabaların deyimiyle "şeherliii çocuğuyum" ben. Ama şehirde de oluyor garip olaylar. Bunlardan ilki, üniversitede okurken kaldığım yurtta birkaç ay sonra oda arkadaşım olacak yakın arkadaşım D'nin kaldığı odaya çıktım, çünkü arkadaşım çok acil gel diye mesaj atmıştı. Çıktım, arkadaşım baya gülüyor ve şaşkın. Bana elinde bir su şişesi gösterdi. Peçeteyle tutuyor, dokunmaktan çekinmiş. Biraz dikkatli bakınca su şişesinin ucu kesilmiş, içine sünger konulmuş, ucunda dar bir gedik bırakılmış. Biraz daha dikkatli bakınca o gedik ve gediğin çevresinde meni kalıntıları bulunuyor. Meğer, arkadaşım D'nin mülayim, sessiz sakin, gayet dindar oda arkadaşı kendisine su şişesi ve süngerden bir vajina yapmış. Bir hafta güldük. Yanlış anlamayın. Ben ne kınıyorum ne yargılıyorum. Bunda kötü bir şey yok. Ha tuvalete gitmiş eliyle mastürbasyon yapmış ha yapay vajinasına penisini sokmak suretiyle yapay seks yaşayarak tatmin olmuş. Bunlar normal, yaşanıyor. İkinci olay, bu dediğim yurttan bir önce kaldığım yurttayız bu sefer. Daracık odalarda altı kişi kalıyoruz. Neyse ki dört kişiyiz. Az önceki olaydan tanıdığınız yakın arkadaşım D de yanımda. Bir de Ü var. Bu Ü, abartmıyorum hayatımda gördüğüm en garip insan. Kendisini çok da severim. Bir saat durun yanında güle güle ölürsünüz. Neyse oturuyoruz. Bir anda "D ve K, kulaklıklarınızı takıp, benden öteye döner misiniz, lütfen," dedi ama o Elazığlı, güzel bir şivesi var. D alışmış çünkü o benden iki üç hafta önce bu yurda taşınmıştı. O güldü, bir saydırdı, kulaklığı takip duvara döndü. El ettim ne oluyor manasında, D "Otuz bir çekecek …" dedi. Beni bir gülme aldı, bir gülme aldı anlatamam. "Ü, abicim tuvalet var, banyo var, git orada hallet işini. Bizim yanımızda yapılır mı bu, hadi gözü kararttın, nasıl kendini rahat hissediyorsun da yapıyorsun, insanın şeyi kalkmaz abi dedim," Ü, bana mısın demedi. Bir de güzel ve komik konuşuyor ki, gel de kır adamı. Adamın ranzası bir arkamda, yani önünde yatıyorum. Hem iyi hem kötü. İyi yanı görme ihtimalim yok, tabi yastığı ona göre koyarsan. Kötü yanı tam önünde olunca sanki beni s…muş gibi olması. Neyse sonra bir gün yine konuşuyoruz. Yemeği çok kaçırmışım, geğiriverdim. O bizim yanımızda otuz bir çekmeye çekinmeyen Ü, demesin mi "İnsanların içinde geğirilir mi," diye. Hem de çok ciddi. Beni şimdi yazarken bile gülme aldı. O gün yerlere yatıyorum güle güle. Bunun üzerine oturduk iki saat, insanların yanında otuz bir çekmek mi daha ayıptır yoksa insanların içinde geğirmek mi, bunu tartıştık ciddi ciddi. Hazır anlatmaya başladım iki tane daha garip olay anlatayım. Yaşanmıyor canım bunlar. Lisedeyiz. Lisede yurtta kalıyoruz. En büyük heyecan kaynağımız olan aktivite yurttan kaçmak ve sigara içmek. (KAMU SPOTU: Sigara sağlığa zararlıdır.) Bir gece yine kaçtık. Okul ilçenin dışında, arada tarlalar var. Sonra hal var, ondan sonra şehir merkezi. Biz gece gider, şehir merkezinde gece gündüz açık, kahvaltılık şeyler de satan bir dükkana uğrarırız yahut lahmacuncuya gideriz. Lahmacun da bizim lisede bir metafor olmuştur. Düzene karşı gelmenin simgesidir, lahmacun deyip de geçmeyeceksin arkadaş. Neyse, o gece sanırım kahvaltılık bir şeyler aldık. 70'lik bazuka yani votka, üç beş tane de bira aldık (KAMU SPOTU: İçki sağlığa zararlıdır ve pahalıdır.) Geçtik halin çıkışındaki parka, burası da mekan olur bizim. Yiyoruz, içiyoruz. Arkadan da arabesk açtık, gören de dünya kadar dertleri var sanır. Ama bir dünyamız da hepi topu okul-yurt- hocalar izin verir, harçlığımız yeterse çarşıydı. Böyle dar hayatın da derdi kendine göre oluyor. Neyse kafalar güzel, yanımıza ilçenin ve yerelde de parkın müdavimlerinden başıboş Kürt C. geldi. Adı böyle anılır, başka bir amacım yok belirtirken. C dememin nedeni de ismini tam hatırlayamadım. Ama baş harfi C'ydi. Neyse bunun derdi gücü kavga, dövüş vesaire. Yanımıza oturdu, bir şey demeden aldı iki birayı içti. Tabi, bir şey demiyoruz. Bir yandan da anlatıyor, "Şu tepeye çıkacaksın, füzeleri yollucaksın kaymakamlığa, karakola," bir de gülüşü var ki o esnada, ben şerefsizin önde gideniyim diyor adeta. Sinirleniyoruz ama bir yandan da korkuyoruz. Belki şimdi döveriz bunu ama uzun süre çarşıya bir daha çıkamayız. Neyse bir bir buçuk saat oturduk. Yurda dönüyoruz. Arka bahcedeki duvara geldik ki yangın merdivenlerinde bizim E, anadan doğma çıplak halde göbek atıyor. Bizi bir gülme aldı ama bir yandan da acaba kafalarımız güzel olduğu için biz mi yanlış görüyoruz diye şüphedeyiz. Neyse atladık girdik yurda. E'yi yatağına yatırdılar. Üstüne de bir şey giydiremediler. Öylece yattı. Diğer olay için yeniden üniversitedeyiz. Gündüz vakti, hafta sonu. Sahilde belediyeye ait tuvaletler var. Çok da sıkıştık arkadaşla, hızlı hızlı geldik. İki kapı da kapalı. Ama birini tıklayinca iki kişinin kıpırdanmasını duyduk. Fısıldaşıyorlar. Neyse biraz uzaklaştık ama çok sıkıştığımız için gitmedik. Gülüyoruz güpegündüz burada yapılır mı diye. Kapı açıldı bir erkek bir kız iki ergen genç koşarak uzaklaştı ama erkeğin ayağı kaydı düştü. Arkadaş gidip kaldırdı. Umarım prezervatif kullanmışsındır deyince çocuk yıllardır bu işi yapıyor gibi yüksek deneyimli gülüşü atarak, "tabi abi, ne sandın beni," dedi ve gitti. Yine güldük. O kadar deneyimli ama bir yer bulamamış. O da ayrı bir gariplik. Ben bu olaylara şehirde yaşarken tanık oldum. Benim tanık olmadığım daha nice gariplikler her gün yaşanıyordur. Şimdi ben bunları anlatıyorum diye şehirlileri nasıl kötülemiş olmuyorsam, bir yazar da köyde yaşanılan garipliklere hikayelerinde yer veriyor diye köylüleri kötülemiş olmuyor. Siz kabul etseniz de etmeseniz her gün bir yerlerde garip olaylar yaşanıyor. Sırf bunları okuyunca köylüler hakkında kötü düşünecek varsa o hayattan zerre bir şey anlamamıştır veya yaşamıyordur bence.

Devam edelim: Meço bir gün yine bostandayken, ablasının kızı Ayşe ile onun arkadaşı Güvercin kendisine yemek getirirler. Güvercin, Ayşe ile ayni yaşta olmasına karşın vücut olarak daha çok olgundur. Meço da onu izler ve cinsel açlığı yavaş yavaş uyanır. Yine uyarıyorum, 'hassas' insanlar bakmasın: #86241355 Öncesinde Güvercin'i kucağına alır, öper ve kız ürker kendini geri iter. Meço ona güven verici şekilde davranınca çocuk aklıyla kötü bir şey yok sanır ve Meço'nun kuşlarını görmek ister. Ayşe evine gider, Meço sen git, Güvercin sonra gelecek der. Sonuçta yukarıdaki alıntıda anlatılanlar yaşanır. Şimdi denilecek ki bunları anlatmaya "ne gerek var?" Gerek var. Çünkü yazar böyle takdir etmiş. Karpuz için de öyle. Ama bununla birlikte, yazarın mensup olduğu edebi akım olan realizm ve spesifik olarak da toplumcu realizmde yazar ne görüyorsa kendisini geri çeker, soyutlar ve olduğu gibi aktarır. Bu ekolun yani realizmin ilk ve önemli temsilcilerinden Stendhal'e kulak verelim mi:
"A efen­dim, ro­man de­di­ğin uzun bir yol üzerinde do­laş­tı­rı­lan bir ay­na­dır. Bir ba­kar­sın, gök­le­rin ma­vi­li­ği­ni, bir ba­kar­sın yo­lun iri­li ufak­lı çukurların­da bi­rik­miş ça­mu­ru gö­rür­sün. Son­ra da kalkıp hey­be­sin­de bu ay­na­yı ta­şı­yan ada­mı ahlak­sız­lık­la mı suç­la­ya­cak­sı­nız? Ay­na­sı çamuru gös­te­ri­yor di­ye ay­na­ya ka­ba­hat bulmak olur mu? Böy­le ça­mur çu­ku­ru bu­lu­nan yo­la, da­ha doğ­ru­su su­yun ak­ma­sı­nı kok­ma­sı­nı, ça­mur çukur­la­rı oluş­ma­sı­nı ön­le­me­yen temizlik müfettişi­ne ça­tın."(#86297411) Bence gayet açık. Ama hala ne gerek var diyenler varsa, bu hikaye başından sonuna kadar izleyebileceğiniz çoğu gerilim filminden çok daha başarılı bir gerilim yaşatır insana. Üstelik bunu oldukça zor bir tür olan hikayede gerçekleştirir. Hikâyenin daha başındaki son derecede gerçekçi tasvirlerle olayın geçeceği köyde kendimizi buluruz. Meço'nun karakterini ve ruh halindeki değişimleri adım adım anlar ve hissederiz. Yazar, Meço garip bir insan deyip bıraksa ve karpuz örneğini vermese, onun gariplik düzeyini nasıl anlayacağız? Yazarın kafasında anlatmak istediği bir gariplik seviyesi var. Onu bu şekilde yansıtmış. Üstelik yazar demeçlerinde, yaşadığı köylerde veya muhitlerde tanık olduğu ve duyduğu birçok garip veya değil olayları tek tek not aldığını ifade etmiş. Ve yazar olduğu vakit de kentlerdeki aydın sınıfa, taşradaki hayatı olabildiğince gerçekçi bir şekilde duyurmak istediğini ifade etmiş. Görüyorum ki çok da başarılı olmuş ve hala oluyor. Ancak sorun şu, duyurduğu kentlerde artık aydın kalmadı. Temel sorunlardan birisi de bu. Aynı şekilde tecavüz sahnesini iki cümleyle geçse yine aktarılmak istenilen duygular, hisler, gerçekçilik tamamen havada kalacaktı. Yazar kafasında bu hikayeyi bu düzlemde kurmuş. Bu nedenle kalkıp da başka türde birtakım yazarlar nasıl yapmışsa o da öyle yapsaymış demek ne edebiyattan anlamaktır ne de objektif akılcı bir yaklaşımdır. Bir kere adı üstünde onlar başka tür edebi akımlar, türler. İkincisi yazardan yazara olayları ele almak, aktarılmak istenilen olgular, aktarılma gerçekçilik seviyesi vesaire gibi etmenler değişiklik gösterir. Bu etmenler çerçevesinde zihninde bir plan yapar ve buna yönelik yazar. Sen kalkıp da öyle olmasaydı dediğin nokta veya noktalar o hikayeyi oluşturan birbirine bağlı etmenlerden, unsurlardan bir tanesidir. Bunu kaldırıp atarsan hikaye havada kalır. Amaca ulaşılamaz. Yazarın kurguladığı, planını yaptığı hikaye yirmi vagonluk bir trense bunlardan beşini, onunu, on beşini kesip atmak demektir. Bir hikaye kısa gözükür ama onun ardında haftaların, ayların ve yılların emeği vardır. 'Hassas' insanlar rahatsız oluyor diye atilamaz, sansüre uğratılamaz. Çocuklar denilecek. Birincisi bu kitap çocuk kitabı değildir. İkincisi dünya artık global bir köy olmaya doğru gidiyor ve oluyor. Artık yasakçı, aşırı korumacı bir eğitim anlayışı tutunamaz. Sen çocuğu televizyonlarda çıkan saatte uykuya göndersen o bilgisayarindan, tabletinden veya telefonundan yine girer nete. Nette erişim engeli koydun diyelim. Vpn'den girer. Hem de istediği siteye. Peki napacağız, komple interneti keseceğiz, çocuklarımız zarar görmesin diye tüm ülke Kuzey Kore gibi olacağız. Olduk diyelim böyle olmak o çocuklar için faydalı olan mıdır. Bambaşka bir eğitim anlayışı, bambaşka bir yaklaşım gerekiyor. Ne bu anlayış ve yaklaşım diyebilirsiniz. Ben de tam olarak bilmiyorum. Bir şeyler gözlemliyorum. Düşünüyorum, sorguluyorum yasağın, aşırı korumacı tutumun bu devirde işe yaramayı bırak, ters teptiğini görüyorum. Yakın gelecek ise bambaşka olacak, belli. Biz hala hikaye veya kitap sansürlemekten bahsediyoruz ciddi ciddi. Bundan önce çocuklarımızı, Bayan Ali hikayesindeki Ali gibi yetiştirmesek keşke. İlla onla birebir olacak diye bir şey yok ama hepimiz biliyoruz ki, pek çok aile çocuğunu Ali veya ona benzer yetiştiriyor. Bir şey diyeyim mi, çocuklarınıza asıl zararı bu verir. Sonra çocuklarınıza kendi vücudunu tanıması için yardımcı oluyor musunuz. Pedagojik okumalar yapıyor musunuz, eğitimler alıyor musunuz. Sünnet düğünleri yapıyor ve hala oralarda penisinden kesilen bir parça nedeniyle onun üstün cins olduğu hissini mi veriyorsunuz. Karşı cinsine yabancı mi büyütüyorsunuz yoksa. Kadın erkek astronotlar yeni gezegenleri beraber keşfederken yoksa siz kız ve erkek çocuklarını hala her alanda ayırmaya ve birbirlerine karşı yabancılaşmalarina mi neden oluyorsunuz. Çocuğunuza cinsel eğitim veriyor musunuz. Yoksa hala kendilerini leylekler mi getirdi zannediyorlar. Yabancılara veya yakınlarına karşı yani onların kendi cinsel bölgelerine dokunmamalari gerektiği yönünde uyarıyor, eğitiyor musunuz. Çocuklarınız cinsel içgüdüleri ve hormonları artış gösterdiği yaşlarda gelip sizinle bunları paylasabiliyorlar mi. Mesela ilk defa gece boşalan erkek çocuğunuz, gelip sizinle bu deneyimini -ki bu şok edici bir deneyimdir- paylaşabiliyor mu, ya da kızınız aynı şekilde. Peki erkek çocuğunuzun sevgisiyle tanışıyor musunuz bilhassa kızınızın… Ben söyleyeyim mi, bu toplumdaki ailelerin çok büyük bir çoğunluğu yapmıyor bunları. Cinsellik her an bir yerlerde yaşanılan ama konuşulması, adının anılması zinhar yasak olan hatta ona dair her şeyin yasak olduğu, erkek ile kızın kesinkes birbirinden ayrı büyümesini olabildiğince sağlamaya çalışan, erkekleri üstün ırk gibi büyüten ama kızları ise her an tecavüz edilme pardon pardon jargonuyla söyleyelim, her an namuslarinin kirletilme tehlikesiyle fanustaki bir çiçek gibi büyütmeye çalışan, erkeğe sonsuzca özgürlük verip kızı eve veya toplumda belli yerlere ve saatlere ve is kollarına hapsetmeye çalışan ve erkeği kadının koruyucusu, muhafızı ve üzerinde yüksek hak sahibi olarak yetiştiren dolu aile var. Bu ve daha nice benzer nedenlerden dolayı bu toplumun büyük çoğunluğu cinsel açlık çekiyor. Ve cinsel açlık, doğru ve etkili eğitim verilmeyip otokontrolunu sağlamakta zorlanan veya başka sorunları olan insanlarla buluşunca ortaya dehşet verici olaylar çıkar. Şimdi bu olaylardan birini gerçekçi bir şekilde hikayeleşirdi diye Osman Şahin mi suçlanmalı, sapık veya sapkın olarak o mu görülmeli. Neyse…

Peki bu sahneleri ve TABİKİ hikayenin bağlamı içinde okurken ne hissettim: Tecavüz olgusundan son derece tiksinme, korku evet korku, o çocuğun korkusu, çaresizliği, ve òte yandan Meço'nun korkusunu, sonra onun kötülüğünü hissettim, bilhassa gece olunca o kötülük tüylerimi dikenleştirdi. Köpeğini de öldürdü ardından, korktu ve hakimdi üzerinde kötülük. Kötülük ayrı bir şey değil ayrıca o kendisiydi. Her insan iyiliği de kötülüğü aynaya baktığında görebilir zaten. Ama insan hep iyiyi kendinde kötüyü de başkalarında görmek ister. Hatta bazı kötülükleri tamamen yadsimak, unutmak ister. Ama bu tarz hikayeler, dur unutma der, unutursan yadsırsan bunları önlem alamazsın, kamuoyu yaratamazsın ve en önemlisi bunlara karşı hayret duygunu yitirir kanıksarsın uyarısında bulunurlar. Hikâyenin teması şu alıntıda gizli aslında: "Cesedi parçalara böldükten sonra mı atsaydı orma­na yoksa? O zaman parçaları kurtlar, çakallar yer bitirirler, sabaha kıymığı kalmazdı. Böylece çocu­ğu kurtların, çakalların parçalayıp yedikleri kanısı uyanırdı herkeste. Tam çakalca bir düşünceydi bu. Kötülük, insanı binbir kurnazlığa sürükler derler. O kurnazlıkla tekrar girdi çardağına."(s.95)

Bu hikaye hakkında son diyeceğim: karpuz vardı hani, Meço'nun kendini tatmin etmek için kullandığı, hikayenin sonunda ahali suçlunun Meço olduğunu anladığı sırada Meço'nun sırtına karpuz ve kavunlarla dolu bir şey koyuyorlar. Bu sayede kaçamıyor. İşte bence karpuz burada vurgulanan ve kasten konulan bir öğedir. Karpuz, Meço ve onun gibilerin cinsel açlığıdır. O cinsel açlık insanın sırtına yüklenecek en ağır yüktür. Otokontrolü yoksa ve birtakım kötü özellikler, olaylar da buna eklenirse cinsel açlık hiç umulmayan anda iplerinden boşalabilir. Bu toplum malesef düz duvara tırmanan pek çok insandan oluşuyor. Bu sorunu çözmenin yolu, bu veya herhangi bir hikayeyi, kitabı sansürlemek veya yasaklamak değildir. Keşke o kadar kolay olsaydı.

__________

KAMU SPOTU:

"Ahlaka uygun olan ya da uygun olmayan kitap diye bir şey yoktur. Kitap denen şey ya iyi yazılmış ya da kötü yazılmıştır. Hepsi bu."

Oscar Wilde

__________


Köstebek adlı hikayede kahramanımız bir köstebektir. Köstebek korkusundan sürekli toprağı kazar. Bir yol yapar, durur sonra ya bu yoldan düşmanları gelirse, başlar ikinci yola, o biter, kısa bir rahatlama, sonra ya buradan da başkaları gelirse, bu sefer başlar üçüncü yola. Böyle böyle tüm Köstebekler birbirlerinden ayrı korkarlar ve kazarlar. Nihayetinde, o korktukları düşmanla bir araya gelemeyip ayrı ayrı kazarak darmaduman ettikleri toprak içinde karşılaşırlar. Bu düşman güneştir ve onun ışıkları delik deşik olmuş toprakta şimdi Köstebekler üzerindedir. Peki neden bir araya gelemez bu Köstebekler aynı şeyden korktukları halde? Bu soruyu kendimize soralım. Çünkü hepimiz birer 'köstebeğiz'!

__________

"Bir insan, ahlak dersi verdiğinde, sizin gözünüzdeki değerini düşürüyor ve gülünç hale geliyor."

Friedrich Nietzsche

__________


Adı Berdan adlı hikayede kahramanımız Toroslarda akan bir sudur. Yazarın doğa tasvirlerinin zirveye çıktığı hikayesidir. Berdan suyu akarken Bolkar dağlarında asırlık kültürün, yaşanmışlıkların kokusu gelir burnumuza. Bu edebi şölenin içinde aynı zamanda yazar bize şunları anlatmak ister: "Doğumundan ölümüne kimseye bir yararı olmayan, dünyaya bir kazık çakmadan yaşayan, bedava soluk alıp veren, ölen kimi asalak insanlara benzemez o." (S.217)

__________

KAMU SPOTU:

"Düşünce suç olmaz, ya olursa eğer, en büyük düşünce suçu, düşüncenin suç olabileceğini düşünmektir."

Sabahattin Eyüboğlu
__________


Çan, hikayesinde kahramanımız bir kurttur. Bu kurt bir avında sağlam kayaya toslar ve insanların elinde düşer. Bu kurttan çok çekmiş Oba halkı, assak mı kessek mi diye tartışırken Obanın bilge kişisi gelir ve farklı bir fikir öne sürer: bu kurdun bir yerine çan takalım. Avlanarak yaşayan bir hayvana verilebilecek en 'insani' ceza budur. Ve bu yapılır, ardından da kurt salınır. Gider gider ama çan yüzünden bir türlü avlanamaz. Bu kurdun akıbetini siz okuyunca görürsünüz. Benim diyeceğim ise, bu hikaye insanın hayvandan farkı olan yüksek aklını oldukça vurucu ve anlamlı şekilde anlatır. Evet, kurdu aklıyla alt eder insan ama bu alt etme ne kadar insani'dir. Ya da daha doğrusu, insani nedir?

Diğer hikayeleri de beğendim. Ama en beğendiklerim bunlardı. Kitap gayet güzel arkadaşlar. Hikayelerde tabiat tasvirleri, insan tasvirleri, karakter yaratımi, insan psikolojisini aktarım, öyküleme tekniği tek kelimeyle harika. Hikayelere art niyet barindirmadan bakılırsa, yazarın edebi açıdan çok yönlü oluşunu rahatlıkla görebilirsiniz. Herkese tavsiye ederim. Pardon, herkese değil. Nitekim artık herkesin her kitabı okumamasi gerektiğini düşünüyorum. 'Hassas' insanlar okumasin. Sağduyulu, akılcı, hemen gaza gelmeyen ve edebiyat nedir, edebi kuramlar nedir ve özellikleri nelerdir bunlara dair birazcık okuma yapmış, hayata farkli açılardan bakabilen herkese tavsiye ediyorum.

Durun, henüz bitirmedim. Hani başlarda Hitcock hakkında bir sürprizim var demiştim. Sıra onda.
__________

KAMU SPOTU:

"Sansür, geçerli anlayışları ve var olan kurumları ve yasaları birilerinin sorgulamasını engellemek için var. Bütün ilerleme geçerli anlayışların sorgulanmasıyla ve var olan yasaların ve kurumların değiştirilmesiyle gerçekleşir. Sonuç olarak ilerlemek için gerekli olan ilk şey sansürün kaldırılmasıdır."

Bernard Shaw
__________

Size tarihte yasaklanmış bazı kitaplar ve yasaklanma nedenlerini yazacağım. Hazır mıyız, aldık mi popcornlarımızı, başlayalım o halde:

Bizim Köy, Mahmut Makal'in aynı Osman Şahin'in amaçlarıyla yazan bu yazarımızın 1950 tarihli kitabı, ANADOLU KÖYLERİNİ FAKİR ve SEFİL YANLARINI GÖSTEREREK komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de yasaklanmış. Cidden, hani şu Heidi, Ömercik ve Ayşecik'in el ele tutuşup oyun oynadıkları hiçbir sorunu olmayan ülkemizde. Hayret doğrusu.

Lolita, V.Nabokov: Müstehcen olduğu gerekçesiyle Fransa, İngiltere, Kanada, Yeni Zelanda, Güney Amerika ve Arjantin'de yasaklanmış. Hani kitabı okumasam, Çernobil patlamasından arta kalan artık nükleer madde zannedeceğim. Ama 'hassas' insanlar okumasın.

Sırça Köşk eseriyle devlete başkaldırdığı gerekçesiyle yasaklanan Sabahattin Ali'yi geçiyorum. --- Atsız bunu beğendi.

Renkahenk/ Can Yücel: Bu şiir kitabı yine Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğu ülkemizde 1980 yılı gibi insan haklarının, özgürlüğün ve demokrasinin şaha kalktığı bir dönemde, müstehcenlik suçlamasıyla toplatılması çok garip. Herhalde toplayıp ihtiyacı olan insanlara, okullara falan gönderdiler.

Yengeç Dönencesi/ Henry Miller: Naptin sen, söyler misin dostum? Sus, konuşma terbiyesiz seni! Bu var ya bu, romanında müstehcen şeyler yazmış. ABD'de 30 yıl kitabı yasaklı kalmış. Oh olmuş, pis 'sapık'. O zamanlar çocuk olup bu kitabın gadrinden uzak büyüyen o Amerikalilar ne kadar ahlaklı oldular.

Alice Harikalar Diyarında/ Lewis Carrol: Yok artık! Senin ne işin var dostum, müstehcenlik mi yok yahu olur mu öyle şey. Değil, iyi bari. Neden ne peki. Hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı, ileride çocukların (bak yine çocuklar, yasaklar zaten ya çocuklar ya da toplumun arı, namusu bahane edilerek yapılır ve bir de devlete hakaret) hayvanlarla insanlara eşit düzeyde yaklaşacağı gerekçesiyle. Bunu kim düşünmüş dostum. Çin'in Huan eyaleti. Bu Çinliler garip insanlar..

Candide/ Voltaire: Aa dostum, yukarıda sözünü kullandım ama altına ismini yazdım ve mail attim, adresin şuydu değil mi: papayadalgapapaya@gmail.com Pikaresk romanın, dur ben söyleyeyim, kesin müstehcenlik. Biliyorum abi ben malımı. Bu kafa hiç değişmez. İster 18. yy olsun ister 27. yy. Nerde oldu bu olay? ABD.

Canterbury hikayeleri/ G.Chaucer: Sen ucuz yırtmışsın. Sadece ABD'de posta servisi, taşımak istememis. Sebep tabiki MÜSTEHCENLIK.

Pınar Kür hanim, siz baya belalı bir isimsiniz, cok belli. Bu ne arkadaş, Bitmeyen Aşk, Yarın Yarın, Asılacak Kadın kitaplarınla TOPLUMUN AR duygularını darmaduman etmişsin. Hak etmişsin yasaklanmayi. Bak şimdi topluma, mis mis!!

Nazım,
Kaan,
Nazımm,
Kaan valla bir şey yapmadım ben.
Hadi geç bu işleri Nazım, sen bir 'hain'sin. Başka söze gerek yok. YASAK.

Sudaki İz/ Ahmet Altan: Müstehcenlik. Heralde iz derken…

Madame Bovary/G. Flaubert: Bak burası çok önemli arkadaşlar. Fransız halkının ahlakını bozuyor diye yasaklanmış, yazarı da yargılanmış. Neden? Çünkü kadın kocasını aldatıyor. Haklı, dünyada ilk defa bir kadın kocasını 1856 yılında Fransa'da Flaubert'in romanında aldatmıs. Bundan önce hiçbir kadın aldatma olgusu nedir bilmiyormus. Bu romanı okuyan kadınlar bir anda kocalarini birbirleriyle değiştirmeye başlamışlar. Bence bu yüzden bu kitabın ülkemizde de yasaklanmasi gerekiyor. Zaten çok boşanma vakalari oluyor.

Binbir Gece Masallari/ Anonim: 1926-50 arası ABD'de müstehcen diye yasaklanmis. İran ve Afganistan'da halen yasak. Zira bu ülke kadın hakları konusunda dünyada birinciliği buna borcludur. İkinci sırada kalan Mısır ise bunları kiskanarak yasaklamaya çalışıyormus. Yalnız ben ANONİM olmasından kıllanmıştım. ANONİM'lere dikkat ediniz arkadaşlar.

Don Quite/ Cervantes: Engizisyon tarafından BURAYA DİKKAT, "Hayırseverligin değersiz kılınması nedeniyle yasaklandi." Ah canım benim, sen ne şirin bir mahkemesin, ne tatlısın, Bruno'yu ve daha nicesini de bu ve benzer ŞİRİN ve TATLI nedenlerle mi yaktin sen, aferin sana. Senin sayende kitap eksiksiz olarak ancak 19. yy'da basilabildi. Kına yolladim sana canım benim.

Minyeli Abdullah/ Hekimoğlu Abdullah: Bu ilginç. İnançlardan dolayi zorluklara maruz kalmış bir insan konuymus ve 1969'da şu bizim Heidi, Ömercik ve Ayşecik üçlüsünün olduğun ülkemizde yasaklanmış. Serbest kaldıktan sonra 84 baskı yaparak rekor ülkemizde rekor kırmış. Bak yasak bir de zararlı dersiniz. YASAK REKOR KIRDIRIR.

Bir Avuç Gökyüzü/ Çetin Altan: Abi, Orhan Pamuk okurken duydum ismini, sen baya sivri dilli bir abimizmişsin. Bizim Uganda'da en sevilmeyen insan tipidir. Ne olursan ol böyle olmayacaksın. Yazık etmişsin kendine. 1974 tarihli bu roman müstehcenlik iddiasıyla yasaklandıgında yurt dışında 9 dile çevrilmiş. --- AB: Hain!!!!

Yatak Odasında Terör/ Sade: bir şey demeye gerek yok.

Suç ve Ceza/ Dostoyevski: Haydaaa. Hayırdır? Ne iş? Kumar masasında kaybettin de kitaplara el mi koydular. İsa'ya söyle de kurtarsin. Neyse ne oldu anlat. Rusya'da "gerici" diye yasaklanmış. Polonya'da ise "kötümser" diye yasaklanmış. Bir kere demiştim Suç ve Ceza'yi da şundan şundan yasaklayalım o halde diye, cidden yasaklamıslar ya.

Ulysses/ J.Joyce: Seni henüz okumadan kötü ünün geldi bana. Yazıklar olsun. 1930'da MÜSTEHCENLIK nedeniyle ABD, İngiltere ve Avustralya'da yasaklandı. Kusura bakma, seni okuyarak ahlakımı bozamam. Sonra namusum kirlenir, evde kalırım.

Cesur Yeni Dünya/ A.Huxley: 1932 yılında yazılan roman aynı yıl İrlanda'da yasaklandı. Neden? Patates mi? Yok değil. Geleceğin dünyasında eğlence amaçlı SEKSIN (Uganda'da bu kelimeyi duyanın tüyleri diken diken olur) toplum tarafından doğal karşılandığını anlatması nedeniyle. Ee doğal değil mi zaten? Yalnız bu gerekçe bizde tutar.

Bir Zevk Kadının Anıları/ J. Cleland: Gerekçeye gerek var mı? İsimden belli. Bak şimdi kitaptan zarar gelmez diyen arkadaşlar, bu kitabı genç kızlarımız okusa ne olur? Cinsel iştahlari zirve yapar, sonra nolur? Toplum temelinden ÇATIR ÇATIR çatlar.

Da Vinci Şifresi/ Dan Brown: Hristiyanliga hakaretten Lübnan'da yasaklandı. İyi bari. Genelde İslam'a hakaretten yasaklaniyor günümüzde. Böylelikle farklılık olmuş.

Bülbülü Öldürmek/H.Lee: Bu bomba. Irkçılığa karşı yazılan bu kitap ABD'de "ırkçılık ve küfür" nedeniyle yasaklanmış. Yorum yok. Neden ABD'nin yanına kıvrılıyoruz sürekli belli, MÜSTEHCENLIK gibi konularda ikimiz de 'Hassas'ız.

Hamlet/Shakespeare: Sen ne alaka? Etiyopya'da 1978'de yasaklanmış. Olmak ya da olmamak bütün mesele bu Etiyopya kralı 7. Quaoehrkaamyspeje

Acun gibi sizi beklettim ama kusura bakmayın. Zaten pek bekleyen de olduğunu sanmıyorum.

SÜRPRİZİMİZ: A.Hitcock'un efsane filmi Psyco'nun uyarlandığı kitap(hak gecmesin,aynı adlı kitabın yazarı Breat Easton Ellis),1991'de bir seri katilin cinayetlerini çok detaylı anlattı gerekçesiyle Avustralya'da yasaklanmis.

BONUS: Türlerin Kökeni/Charles Darwin: Evrim Kuramıni öğretmek ABD'de 1925-67 arasında yasakmış. Boşuna akıllı tasarımcılık ABD'de doğmadı ve sık sık onun yanına kıvrılan bize de boşuna gelmedi.
__________

KAMU SPOTU:

"Düşünce yasakları her zaman toplum zararıdır. Yasaklanan düşüncenin bütünü ya da bir kesimi doğruysa doğrudan, yanlış ise doğrunun daha belirgin biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır."

Sami Selçuk
__________


Son olarak şunu bir düşünelim derim: "Şu çocuk dünyaya getirme işi şimdi olduğu gibi bir zorunluluk veya bedensel zevkin eşlik ettiği bir şey de­ğil de tamamen düşünüp taşınarak akılla yapılan bir iş olsaydı acaba insan soyu gerçekten varlığını sürdürmek ister miydi? Bir insan gelecek nesle onu hayat yükünden kurtaracak kadar şefkat ve merhamet beslemez miydi? Ya da böyle bir yükü onun üzerine yükleme sorumlulu­ğunu soğukkanlılıkla üstlenmeyi istemeyecek kadar ona yakınlık duymaz mıydı?" (#49878322)


İyi okumalar.
240 syf.
·4 günde·3/10
Osman Şahin Okuma Etkinliği (Ebru Ince :)) kapsamında okuduğumuz kitaplardan biri bu, sevgili okurlar. Yazarın diğer kitaplarını şu anda okuyan ve oldukça beğenenler var, ben de büyük bir şevkle kitaba başladım. Ve anladım ki bir daha hiçbir kitap için beklentiye girmeyeceğim :D

Yazarla bu kitabıyla tanışmam iyi mi oldu kötü mü oldu, bilemiyorum.  Açıkcası çok da umurumda değil. Çünkü yazarı ileriki zamanlarda  okuyacağımı pek sanmıyorum.  Nedenini birazdan yazacağım alıntılarda göreceksiniz. Kitap 2 bölümden ve 17 hikayeden oluşuyor. Bilindiği üzere Osman Şahin köy enstitülü bir yazar ve kullandığı dil okurlara oldukça  samimi gelebilir. 1k da  Bazı alıntılarını gördükçe Fakir Baykurt zannettiğim bile oluyordu.
Konu olarak ise hikayelerinde köy insanının yer yer acılarını, yokluğunu, dedikodusunu , aşkını anlatmış. Bir de yer yer tecavüzü tabii ki.

Bayan Ali adlı hikayeden başlamak istiyorum. Burada karşımıza çok küçük yaşlardan beri annesinin müthiş himayesi altında yaşamını sürdüren bir çocuk çıkıyor. Annesinin himayesi öyle kuvvetli ki; oğlunun kızdırılmasına dayanamıyor, ama tecavüze uğrayan  kızlara bir şey olmayacağını, evlenince kurtulacağını söylüyor. Hikayenin devamında karşımıza hayvanların çiftleşmesi çıkıyor ve orda bile(!) zavallı inek nedense sürekli  bir aşağılama  içinde.

Şimdi diyebilirsiniz, inek ne alaka. O zaman devam edelim. İleriki hikayelerde  Meço isminde biri var. Bu Meço cinsel arzularını asla bastıramayan, karpuzu bile kendine araç edinen bir erkek:

"Meni artıklarıyla beneklenmiş kan kırmızısı
karpuz parçalarına arılarla yeşil sinekler çokuşurlar sonra." ( syf: 83)

Bu alıntıyı koymak istemezdim, afedersiniz. Ama en masumu buydu.

Bununla kalsa da iyi. Konu geliyor arkadaşıyla masumca oynayan bir kıza. Evet, evet pis gözlerini ufacık kıza dikmeye utanmıyor.

"Kucağındaki çocuğun sıcaklığıyla ateşe kesmeye başlamıştı bedeni Meço'nun."( syf: 86)

Sonrası ise , Annemi, annemi istiyorum! diyen bir kızın çığlıkları ve ölümü. Ve hatta biraz sonrası cesedinin tek parça halinde bulunaması.

E, Meço korkuyor tabi. Kendine
"Ah ulan Meço, al ipi, git ormana as kendini!" demekten alamıyor. Bana sorarsanız iç sesini dinlemeliydi.

Sadece soruyorum, bunlara gerek var mıydı?
Evet, bunlar yazarı yansıtmayabilir, gerçekleri göz önüne sermek istemiş olabilir. Karşılaştığım çok güzel alıntılar vardı, kitapta güzel yerler de vardı. Ama rahatsız olduğum bölümler beni kitaptan soğuttu. Önyargıyla okudum diyebilirim.
Benim düşüncelerim bunlar, diğer kitaplarını seveceksem, faydasını göreceksem bile bu kadar kâfi. Teşekkür ederim bu etkinlik için. Gerektiğinde bir yazarı sevsek bile eserlerini eleştirebilmeliyiz. Bunu bir kez daha fark ettim...
176 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Osman Şahin 12 Eylül döneminde hapiste gördüklerini, duyduklarını, yapılan işkenceleri yazmış. Okunması zor bir kitap. Çok hassas insanların okumaması gerek diyebilirim. Yapılan zulümler, insan yüreğinin kaldıramayacağı kadar ağır. Osman Şahin'in ödül almasına şaşmamalı o kadar gerçekti ki, kalemi çok kuvvetli bir yazar.

Yazarın biyografisi

Adı:
Osman Şahin
Unvan:
Türk Yazar
Doğum:
Aslanköy, Mersin, Türkiye, 1940
Osman Şahin (d. 1940, Mersin) Türk yazar.
Osman Şahin, 1940'ta Mersin'in Aslanköy ilçesinde doğdu. Dicle Köy Enstitüsü ile Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümü’nü bitirdi. Güneydoğu, Malatya, İzmit, İstanbul liselerinde spor öğretmenliği yaptı. 12 Eylül darbesinden sonra sürgün edilerek zorla emekli edildi. Bir roman eleştiri yazısı yüzünden 18 ay hapis yattı. Kırmızı Yel ile TRT Öykü Büyük Ödülü’nü, Ağız İçinde Dil Gibi ile 1980 Nevzat Üstün Öykü Ödülü’nü, Selam Ateşleri ile 1992 Ömer Seyfettin Öykü Ödülü ve 1994 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Mahşer ile 1998, Ölüm Oyunları ile 2003 Yunus Nadi Öykü Ödülünü aldı.
1997 Ankara Film Festivali’nde Aziz Nesin Emek Onur Ödülü, 1999 Antalya Film Festivali'nde Yaşam Boyu Altın Portakal Onur Ödülü, aynı yıl Truva Kültür ve Folklor Derneği Yılın Edebiyat Ödülü, 2007 Mersin Kraliçe Aba Ödülü, XI. Ankara Öykü Günleri Onur Ödülü, 2008 Söke Kültür Sanat Festivali Onur Ödülü, aynı yıl Mersin'de İz Bırakanlar Onur Ödülü, 2009 İzmir Dünya Öykü Günü Onur Ödülü ve Mersin Kenti Edebiyat Ödülü ile onurlandırıldı.
Kırmızı Yel, 1984'te İsveç'te, pek çok öyküsü Polonya, Macaristan, Almanya, Fransa, Hollanda, ve Slovenya'da yayımlandı. 13 seçme öyküsü, Tales from the Taurus adıyla İngilizce ve Çince, üç öyküsü Kore dilinde yayımlandı. Bugüne dek 23 öyküsü filme alındı. Filmler, yurtiçi ve yurtdışı film festivallerinde Türk Sinemasına 35'ten fazla ödül kazandırdı.

Yazar istatistikleri

  • 58 okur beğendi.
  • 576 okur okudu.
  • 18 okur okuyor.
  • 447 okur okuyacak.
  • 4 okur yarım bıraktı.