Osman Şahin'in bu eseri, okuduğum bir önceki kitabı olan Ölüm Oyunları'nı andırıyor biraz: bu kitapta da Osman Şahin o güzel, kıvrak kalemiyle yine Toroslarda yaşayan insanların hikâyelerini ve bir kez daha ölen, öldüren insanları anlatıyor.
Bu kitap 2010 yılında basılmış. Yazar hikâyelerinde genel bir tema olarak Toros insanlarını, yörükleri, arapları, kürtleri anlatıyor. OKuduğum üçüncü kitabı olduğu için ortak noktalar olarak geleneklerin ağırlığı, etkileyiciliği, belirleyiciliğini; medeni denen yaşam biçimden uzakta, kendi kendine yaşayan ve kendi topraklarının kanunlarıyla hayatta kalan insanların suçlarını, kötülüklerini, hayatta kalmak isterken suç işleyerek tökezlemelerini ama bir yandan da bu suçla gurur duyarak büyüklenmelerini anlattığını söyleyebilirim Osman Şahin'in. Burada medeni olan şey, yani yasalar, yani şehir, yani kendi geleneklerinin var olmadığı bir yer ve zaman, devlet ve onun yasaları olabilir. Osman Şahin'se devletin az olduğu, az hissedildiği, yasaların yetişemediği, insanı dönüştüremediği veya dönüştürmediği yerlerde insanın acısını, intikam hissini, suça yönelişini anlatıyor. Bunu yaparken bunların tam karşısında duran insanları da hikâyelerine katarak bu ölüm dolu, intikam, kin dolu yerlerde insaniyete çağıran sesler, karakterler koyuyor ortaya.
Kitap çok etkileyici bir intikam öyküsüyle başlıyor: Kitabın son öyküsüne dek ölüler ve cesetler baş roldeler. İlk öyküde kanlısı Hamey'i öldüren Miran'ın korkutucu öyküsünü şiirselliğe de uzanan bir dille okuyoruz. Öykü ilginç; Hamey'in intikam amacıyla ardıç ağacından baş aşağı asılan cesedi son satırlara kadar çürüyor, bozuluyor, kokuyor ama öyküden asla çıkmıyor. Miran'ın dinmek bilmeyen kini kadar net bir şekilde hissediyoruz bu çürümeyi, ama toprağa kavuşmak isteyen, unutmak ve toprak olmak