İnsan bazen durup takvime baktığında, rakamların arasından sızan o soğuk soruyu soruyor kendine: "Geçen bunca yıla gerçekten 'yaşamak' denir mi?" Eğer bir şehir sustuğunda senin de içindeki sesler kesiliyorsa; sokaklar anılarını yitirirken sen de kendi izini bulamıyorsan, o yıllar sanki yaşanmamış da sadece katlanılmış gibi gelir.
Oysa yaşam, sadece büyük başarıların veya kalabalık sofraların toplamı değildir. Bazen boşa geçtiğini sandığın o sessiz yıllar, ruhun en derin kışıdır; ağacın meyve vermeden önce köklerini toprağa daha sıkı saldığı o karanlık ve dilsiz zamandır.
Peyami Safa’nın karakterleri gibi, odasında tek başına tavanı izleyen bir insanın o saati, dışarıda kahkahalarla geçen bir ömürden daha "dolu" olabilir. Çünkü sorgulama başladığı an, boşluk dolmaya başlar. "Boşa geçti" dediğin o yıllar, bugün bu cümleyi kurmanı sağlayan, seni o buğulu camın önünde durup bir yüzü aratacak kadar olgunlaştıran sancılı bir mirastır.
Belki de yaşam; bittiği yerden yeniden başlamanın, o yitirilen sokaklarda yeni bir adım atma cesaretinin adıdır. Camdaki buğu silinir, şehir yeniden konuşur; yeter ki insan kendi enkazından yeni bir şehir kurmayı bilsin.
Sizce bir ömrü 'dolu' kılan şey nedir; elde edilenler mi, yoksa o boşlukta verilen mücadele mi?