Zaman geçtikçe “normal” hakkındaki karmakarışık fikirlerimi de yitirdim, artık gerçekten bir annenin bendeki yeri nedir, bilmiyorum. Sanki sağlığımı kaybetmişim gibi, korunaksız kalmışım ya da gerçekliğimi yitirmişim gibi. Tanıdığım ama alt edemediğim inatçı bir boşluk âdeta. İçime baktıkça başım dönüyor. Öyle ıssız bir manzara ki ya uykularımı kaçırıyor ya da beni kâbuslara boğuyor.
Ev, yokluğunuzun hissedildiği yerdir; sesinizin yankısının canlı tutulduğu, ne kadar uzun süredir orada olmasanız veya ne kadar uzaklara savrulmuş olsanız da hala sizin kalbinizin ritmiyle atan bir yer.
Gitgide daha çok fark ediyordu ki, insanlar üçe ayrılıyorlardı: Güzelliği, gözlerinin içine sokulsa bile, neredeyse hiç görmeyenler; ancak kendilerine açıkça gösterildiğinde takdir edenler ve en beklenmedik yerler de dahil olmak üzere nereye baksalar güzellik bulabilen nadir ruhlar.
Nefret üç bardakta sunulan bir zehirdir. Birincisi, insanların arzuladıkları kişileri hor görmeleridir -çünkü onları kendi ellerinde tutmak isterler. Hep kibirden! İkincisi, insanların anlamadıkları kişilerden tiksinmeleridir. Hep korkudan! Bir de üçüncü tür vardır -o da insanların incittikleri kişilerden nefret etmeleri. Çünkü baltanın unuttuğunu ağaç hatırlar!