1920 yılında yayımlanan Göğü Delen Adam, Avrupa’da kısa süre yaşayan Samoalı Tuavii’nin gözlemlerini çarpıcı bir dille aktarıyor. Tuavii, Avrupa’da bulunduğu süre boyunca gördüklerini kendi halkına aktarırken, onların “medeniyet” adı altında yozlaşmasını istemediği için bu düşüncelerini bizimle paylaşıyor. Ona göre Papalagi (beyaz insan), doğadan kopmuş, hayatın özünü kaybetmiş ve kendi yarattığı düzenin kölesi haline gelmiş bir varlıktır.
Genelde Avrupalıların “medeniyet götürüyoruz” diyerek başka toplumları yerdiği, hatta yok saydığı hikayeleri çokça duymuşuzdur. Ancak bu kitapta anlatılanlar, alıştığımız bakış açısının tersine, dışarıdan gelen bir gözün Avrupa insanına yönelttiği genel bir değerlendirme niteliği taşıyor. Söyledikleri aslında bir eleştiri değil, onun çocuksu ve saf zihninden çıkan, halkının gözünü açma isteğidir.
Tuavii’nin anlatımı, adeta doğrudan gerçekliğin içinden koparılmış satırlar gibidir. Papalagi dediği insanlar, zamanı sürekli kovalar, onu parçalara böler ve hep bir yere yetişmek zorundadır. Çünkü zaman hiçbir şekilde beyaz insana yetmez.
Papalagi için değerli olan şeyler çoğu zaman doğallıktan uzaktır. Sahip olduklarıyla kendilerini tanımlar, sahip olmadıklarıyla eksik hissederler. Bu yüzden para, onların hayatının merkezine yerleşmiştir.
İnsanlar kalabalıkların içinde yaşar ama birbirlerine gerçek anlamda yakın değildir. Herkes kendi dünyasında, kendi telaşı içinde kaybolmuştur. Betonların gölgesinde geçen yaşamlar, insanı doğadan koparmış ve özünden uzaklaştırmıştır. Gökyüzünü görmek için başlarını kaldırmayı bile unutan bir hayatın içine hapsolmuşlardır.
Papalagi, hayatı anlamaya çalışmak yerine onu kontrol etmeye çalışır. Oysa Tuavii’ye göre hayat, kontrol edilecek değil, hissedilecek bir şeydir. Bu bakış açısının içinde din