Gezici sirk gibi içinde türlü oyunların oynandığı renkli ve büyülü bir hayatım olmasına rağmen göçebe ruhumu bir türlü yerleşik bir düzene geçiremiyorum.
Kitabın önsözünü okumaya başladığımda oku oku bitmeyen bir önsöz olduğunu gördüm ve bugüne kadar ilk kez bu kadar uzun bir önsöz ile karşılaştım. Baştan sıkıcı geldi ama okuduktan sonra tüm açıklamaların yerli yerinde olduğunu, tepkilerin en güzel şekilde verildiğini gördüm hatta az bile desek yeri var! Tabi oradaki örnekleri yine midem bulanarak okudum. Bir mahkumun giyatin sehpasında bıçağın ilk dört deneyimde tam kesmemesi, resmen kafasının yarı kopuk bir şekilde can çekişmesi ve sonunda celladın yardımcısının gelip daha fazla can çekişmesin diye elleriyle boğazını kesmesi.. Aklımdan uzunca bir süre çıkmayacak çünkü gerçekten yaşanmış bir olay! Konusuna gelecek olursak ilk kez böyle yüzümü buruşturarak, sanki olaylar gözümün önünde yaşanıyormuş gibi ellerimle gözlerimi kapatarak okudum. Giyotin sehpasına çıkan bir idam mahkumunu halk nasıl böyle bir coşkuyla karşılar, idam edilmesi için can atar bilmiyorum! Ya da ben de çok merhametliyim, sanırım yaşadığımız çağda idam olmadığı için bu denli duygusal yaklaşıyorum olaya.. O idam günü gelsin hiç istemedim. Tabii bunda giyotin sehpasını internetten araştırıp görsellerini görmüş olmamın da çok büyük etkisi oldu. Kitapta benim için en büyük etkiyi bırakan kısmı ise şu oldu: Kızının ziyaretine getirilmesi ve babasını tanıyamayıp "Bayım" demesi.. Son anında babacığım deyip sarılmasını beklerken, idam cezası almasından sonra bir de bu olayın yaşanmasıyla artık son saatlerin de bir önemi kalmamıştı.. Ardından söyledikleri:
-Artık gelip beni götürebilirler, hiçbir şey umurumda değil; yüreğimdeki son tel de koptu. Bana yapacaklarına hazırım.