"İnsan insana sığınmak ister.”
Bazen bir cümle, insanı bir kitabın içine sürükler ya, Hanne’ye beni sürükleyen de bu cümleydi.
Ve ardından gelen:
“Kanıyor arz, kanıyor ruhu, kanıyor zaman.”
Bu sanki artık bir cümle değildi.
Hanne’nin iç dünyasıyla dış dünya arasında kurulan, kader gibi işleyen bir bağın kanayan yarası.
Romanda kırmızı renk yoğun bir anlatım dili olarak kullanılmış. Kan kırmızı, ruj kırmızı, ölüm kırmızı, namus bile kırmızı. Hikaye bitince duyduğum ses ise ;
"Kader de benim, özgürlükte. Tutku da benim, travma da. Ölüm de benim yaşam veren de."
Bastırılmış her kırmızı duygumuzu yeniden yeşertmek gücü ise bize verilmiş bir lütuf. Çünkü Hanne demek de ; 'Allah'ın lütfü' demek zaten...
Hanne'nin hikayesi , kırmızısına arkasını dönüp, siyahını pusula yaptığı bir dönemi kapsıyor. Dış kabuğu,Almanya'da başarılı bir akademisyen, güzel bir kadın, zengin bir eş, kendini gerçekteştiren bir hayat. İçeride ise ; çocukluk travmaları ve kültür-sınıf çatışmalı evliliği arasında sıkışmış bir kadın. Çocukluk ile gelen aile içi fiziksel-cinsel ve ruhsal şiddet, korku ile şekillenmiş cocukluk, köklerini ve aidiyet duygusunu yitirmiş bir gençlik, güç ilişkisi ve sadakatsizlik üzerine kurulan bir evlilik. Ve bu bir kurgu değil. Kabuğunu kırmaya çalışan bir ruhun gerçek hikâyesi.
Onun hayatı psikolojik ve sosyajik zemin üzerinden okumaya da oldukça elverişli. Örneğin Freud rahatsız edici veya korkutucu anıların (özellikle çocukluk travmalarının) yok olmadığını, sadece bilinçdışına itildiğini savunur. Hanne'nin hayatında ise bu bastırılmış duygular rüyalar, gülme krizleri, psikolojik belirtiler olarak yüzeye çıkıyor. İnsan unutmaz, unuttuğunu sandığı şey derinlere gömdüğü ve bakmayı tercih etmediği olumlu/olumsuz bilgilerden ibaret. İnsanın en sessiz, en sabırlı, en