Göçmen Kızı: Vıracalı Zeynep
Jale Fındıcak
Az Yayınları
Bazı kitaplar bir hikâye anlatmaz sadece; bir hafızayı omuzlayıp gelir.
Göçmen Kızı: Vıracalı Zeynep de tam olarak böyle bir kitap. Sayfaları çevirdikçe yalnızca bir insanın yaşamına değil, göçün bıraktığı izlere, kuşaktan kuşağa taşınan acılara, susmalara ve dirence de dokunuyorsunuz.
Jale Fındıcak, anlatısını büyük bir iddia ile değil; içtenlik ve sahicilikle kuruyor. Bu yüzden kitap, okurun karşısına bir metin gibi değil de sanki aileden biri oturmuş da geçmişi anlatıyormuş gibi çıkıyor. En çok da burada etkileyici oluyor zaten. Çünkü göç, bu kitapta sadece bir yer değiştirme değil; insanın içinden sökülüp alınan bir hayatın, başka bir toprakta yeniden kök salma çabası olarak hissediliyor.
Kitabın duygusu yüksek ama bunu bağırarak yapmıyor. Daha çok sessiz bir sızı gibi ilerliyor. Bir kadının hayatına bakarken; aslında bir dönemin tanıklığını, kadın hafızasının gücünü ve geçmişin bugüne nasıl sindiğini de görüyorsunuz. Bu yönüyle kısa hacmine rağmen oldukça iz bırakan bir kitap.
Ben bu kitapta en çok, anlatının yalınlığına rağmen taşıdığı duygusal yoğunluğu sevdim. Sade bir dille yazılmış olsa da satır aralarında çok güçlü bir yaşam yükü var. Göç hikâyeleri, aile anlatıları ve gerçek hayatın içinden gelen metinleri sevenler için anlamlı bir okuma olabilir.
Geçmiş bazen bir ev değil, insanın içinde taşıdığı bir göç oluyor.
Bu kitap da tam olarak o duygunun izini sürüyor.
Bir arayış içinde olup, bu arayış ile hakikate ulaşabilmenin hikâyesi..
Hanne ,2024 Yılının son kitabımdı. Bu kitap hakkında bir inceleme yazma gereği duydum, beni içine çeken bir öyküsü vardı çünkü. Göç hikâyeleri beni hep etkiler..
Geçmiş, hepimizin çocukluğundaki kalıntıların eseridir aslında. Neden psikologlar insanları tanımak için çocukluklarına inmek ister yoksa, işte bu yüzden. Bu kitabın ana karakteri Hanne de, gerçek huzuru yakalayabilmesi için geçmişi ile barışmalı, yüzleşmeliydi.
Kitaptaki Hanne, Almanya’da doğup büyümüş bir Türk ailenin kızıdır. Babası varken babasızlığı, sevgisizliği, fiziksel şiddeti ve en son annesini kaybederek ölümü yaşayan bir kız. Mutlu bir ailenin özlemiyle Alman bir aileye evlatlık verilir Hanne. Alman kültürüyle büyür, 2 ayrı kültür arasında kalır ve gerçek kimliğini unutur.
Hanne’nin öze dönüş hikâyesi, içindeki çatışmalar ve kimlik karmaşası anlatılmış. Doğduğun yerin nasıl da insana kader olduğu öyle güzel işlenmiş ki. Öykünün sonunda Hanne’nin vefat etmiş annesinin başucundan ayırmadığı Mevlâna’nın Mesnevi’sine bağlaması da çok iyiydi. Mesnevi’den alınan hikâyelerle Hanne’nin durumuna bir çözüm araması, onun Mesnevi’yle şifa bulması ve bir hakikate ulaşması farklı olmuş.
Yazarın, gerçek bir hayat hikâyesinden esinlenerek kaleme aldığı Hanne, pek çoğumuzun çevresinden izler bulabileceği, sancılı kurgusu olan bir öykü.
Kitap uzun zamandır listemdeydi, yılı bununla kapatmak nasip oldu. Ve kitabın içindeki sözle de çok manidardı, diyor ki:
‘Bazı kitapların okunma zamanı olduğuna inanırım. Bu anlamda kişinin kendinden ziyade kitap kendisini okutma ihtiyacı hisseder. Garip bir his. Ne zaman lüzumlu olduğuna kendisi karar verir bazı kitaplar.’
Bu kitabın da demek ki okuma zamanı şimdiymiş.
Son olarak bir alıntı daha
“Bazı kitapların okunma zamanı olduğuna inanırım. Bu anlamda kişinin kendinden ziyade kitap kendisini okutma ihtiyacı hisseder. Garip bir his. Ne zaman lüzumlu olduğuna kendisi karar verir bazı kitaplar. Ben buna inanırım. Çıkmak istediğiniz ve kur yaptığınız birinin size yüz vermemesi, nazlanması gibi adeta.”
“Hiçbir başarı, hiçbir güzel netice kolayca ve zahmetsiz biçimde elde edilmez. Her şeyin bir bedeli vardır. Arzu edilen sonucun elde edilmesi için, bir takım zahmet ve külfetlere katlanmak gerekir.”
"Şiddet insanın fıtratı gereği midir, Hanne?"
"Elbette. Şiddet, insanın var oluşundan beri var ve sonsuza kadar da devam edecek. Önemli olan bizim şiddetle aramıza koyduğumuz mesafedir.”
"Peki ya Huzur?"
"Huzur kısa ömürlü bir kelebek gibi, Ömer. Dünyanın bu hâli insanların egoları yüzünden, paylaşma duygularının kıtlığı ve aç gözlülüğü yüzünden. Gerçekten sevmeyi bilmediklerinden ya da sevmekten korktuklarından. Huzursuzluğun bütün sebebi yine insandır, Ömer."
“Siyahı zaten oldum olası çok sevmişimdir. Bir yandan birçok kültürde yasla, ölümle, tasayla özdeşleştirilen siyah, diğer yandan belirgin bir asalet ve zarafeti yansıtır.
Bana göre siyah rengin doğru yerde doğru biçimde kullanımı güç, sağlamlık veya resmiyet çağrışımları da yapabilir, ki bundan hep hoşlanmışımdır.”