Buna ek olarak örgütlenmiş zihniyet olan tarikatlaşma, partileşme direkt politikaya bulaştı mı, daha da içinden çıkılmaz bir durum yaratılmaktadır. Dindar olup olmama kendi başına fazla anlam taşımaz. İyi bir dindar toplumda önemli bir rol oynayabileceği gibi, hiç dindar olmayan bir laik de aynı rolü oynayabilir. Ama bunun için dinin sosyolojik çözümü şarttır.
Dini gelenek asla küçümsenemez; saygısızlık edilmemelidir. Temsil ettiği anlam kesinlikle kavranmalıdır. Böyle olursa, toplumun önemli kimlik tanımı olarak değerlidir. Yok böyle yapılmayıp kuru ritüel, ibadet ve dualardan ibaret bir ezberciliğe indirgenirse, zihni ve duyguları uyuşturmaktan, etkisizleştirmekten ve bilmeye kapatmaktan öteye rol oynamaz. Özellikle keyfi yönetimin “despotizmin” sertleştiği dönmelerde dine sarılmalar bu nedenlerledir. Onunla toplumun bilinci ve iradesi uyuşturulmaya çalışılmaktadır. İran'da olduğu kadar Irak, Suriye ve Türkiye'de de din bu temelde yoğunca kullanılmaktadır. Atatürk'ün din politikasında sosyolojik bir içerik vardır. Bilimsel zihniyetten yana tercihi açıktır. Bir zihniyet mücadelesi verdiği yadsınamaz. Fakat dinsel geleneğin derinliğine yorumunun yapılamaması, dinin felsefeyle aşılamaması, Diyanet teşkilatıyla kontrol altına alınması uzun vadeli sonuçlar açısından pek yararlı olmamıştır. Avrupa tarzı bir laiklik gerçekleştirilememiştir.