Joseph Joseph

Bu, onun gibi orkestra değil, başkaları gibi saz bile çalmıyor. Bunun öttürdüğü âlet basit bir kavaldır. Kavalın diğer musıki âletlerinden şu farkı vardır ki, hiç bir çoban kavalını başkasına dinlettirmek için çalmaz; o, bunu sadece kendi için çalar. Çoban ki, dağ başında yalnızlığın timsalidir; kaval da ancak yalnızlığın terennüm vasıtası olabilir. Cemaatlere ve kütlelere hitap etmek isteyenler diledikleri sazı çalsınlar; fakat şair, kavalını sadece kendini dinlemek ve kendini söylemek için eline aldı: Sazını kafana çal Ver bana kavalımı!
Sayfa 365 - İsmail Habib Sevük·Kitabı okudu
Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu - İnceleme
Romanımızın kahramanı, dizinden kemik veremine uğramış on beş yaşlarında bir çocuktur. Hastahanenin Dokuzuncu Hariciye Koğuşunda tedavi edilecek ve belki ayağı kesilecek. Çocuğun akrabasından bir paşa, paşanın da Nüzhet namında bir kızı var. Kız, o çocuktan üç dört yaş büyüktür, çocuk işte bu kızı tâ derinden derine seviyor. Romanın mihveri işte bu aşkla o hastalığın birleşmesinden çıkmaktadır. Hastaya heyecan çok muzır. İyi olması için heyecandan uzak kalması lazım. Halbuki çocuğa en büyük heyecanı o kız veriyor. Hastanın marazı ilerlemektedir. Ayağı kesilecek. Fakat o kıza ayaksız görünmek, öyle mi, hayır buna kat'iyyen razı olamaz. Öyleyse müteaddit defa ameliyat olmağa, uzun zaman en çetin ıztıraplara katlanmak lazım. Hasta buna katlanır. İşte roman, aşkın şahlandırdığı çocuk ruhiyle "veca"ın bütün sızılarına katlanışını anlatıyor. Çocuk, yalnız romanın değil. "tahammül'ün de kahramanıdır.
Sayfa 359 - İsmail Habib Sevük·Kitabı okudu
Peyami Safa külliyatı
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu - İnceleme
Genç romancının asıl hakiki meziyetini ilk önce, "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile gördük. Bu romanın en karakteristik hususiyeti, bizde o ana kadar hiç temas edilmeyen bakir bir mevzuu ele almış olmasıdır. Fizyoloji ile psikolojinin elele verdiği hastalık ve maraz tahlili romanları ki, frenk edebiyatında böyle romanların kıymetlerini tıb fakültelerinde bile talebenin istifadesi için okutuyorlar. Romanın ikinci hususiyeti, roman kahramanının isimsiz oluşudur. Bütün edebiyatımızda kahramanın adı olmayan ilk roman budur sanırım. Neye öyle? Çünkü romanın kahramanı, müellifin kendisidir; kendi adını zikretse romana uymayacak; başka bir ad taksa, hakikatten ayrılmış olacak; öyleyse en iyisi kahramanı adsız bırakmaktır.
Sayfa 358 - İsmail Habib Sevük·Kitabı okudu
Peyami Safa külliyatı
Bir Tereddüdün Romanı - İnceleme
Mesela, Mualla'nın okuyup okuyup bize de okuttuğu o zehirlenmiş adamın tasviri. Orada fizyolojik ve psikolojik tahassürlerin ince menşurlarından geçirilerek canlandırılmış harikülâde tablosunu seyrediyoruz. İnsiyakların hamlesi, tahteşşurun sıçrayışları, gövdenin bitkinliğini hareketlendiren deruni manivela; yalnız bu kısım başlıbaşına en Avrupalı bir şaheser parçası. Yine mesela Muallâ ile yapılan mükâleme; para ve evlilik hakkındaki fikirler; bunu tek başına al, Mopasanvari enfes bir küçük hikâye, yine mesela bohem hayatı anlatılırken okunan "Kaldırımlar" mensuresi; Necip Fazıl'ın şiirde yaptığını Peyami de nesirde yapmış. Yalnız o mensureyi okumak bile insanın içini hazla doldurmak için kafi. Yine mesela, "Çıplakları Giyindirmek" piyesi hakkındaki fikir mübadeleleri.... Fakat neye saymalı? Halide Edip'in romanını okuduktan sonra içimize bütün romanın havası dolar, гоmanın neresi güzeldi, neresi şöyleydi, pek bilmeyiz. Bu romanda ise iş, aksine. Bütün romanı bitiriyoruz; bitirdikten sonra roman ortadan çekiliyor; ve hafızamızda o yer yer parçalar ayrı ayrı yakut plakalar gibi kalıyor. Hangi parçayı istersen tekrar eline al ve tekrar oku. "Bir Tereddüdün Romanı" güzel değil, güzelliklerin yanyana getirilişidir."
Sayfa 361 - İsmail Habib Sevük·Kitabı okudu
Peyami Safa külliyatı
Bir Tereddüdün Romanı - İnceleme
Görüyorsunuz ki mevzuda mevzu denecek bir vak'a yok. Romanda mevzu ve vak'a arayanlar bu kitabı Mualla gibi "berbat" diyerek yarıda bırakmışlardır. Bu romanda, mesela Reşat Nuri'ninkiler gibi okuyanı alıp götüren vak'a akışı yoktur. Bu romanda yine, mesela Halide Edip'inkiler gibi ruhun hummalı ihtirası da yoktur. Bu romanda baştan sona kadar kül halinde bir vahdet de yoktur. Baştan o kadar işe karışan Mualla, sonra açıkta kaldı. Vildan nedir? Müellife âşık mı? Aylarca o kadar redde uğradığı halde yine müelliſi davetten çekinmediğine göre bütün izzetineſsini, kadınlık gururunu, herşeyini bu adam uğruna ayakları altına alacak kadar âşık. Fakat bir gecelik mülakat, ilk ve son mülakat, birkaç felsefi lâf üzerine bütün bu aşkı bırakıp gidecek kadar da hiç âşık değil. Bütün bunlara rağmen, eseri yine elimizden bırakamıyoruz. Bu cazibe nereden geliyor? Cazibe ne şahısların canlılığından, ne de bohem hayatlarının tasvirindeki realiteden, ne şundan, ne bundan değil, cazibe eserdeki kısım kısım ve parça parça güzellikten geliyor. Kendi başlarına çok diri birer küçük hikâye olacak ayrı ayrı parçaları okurken, onların birinden diğerine atlıyoruz. Müellif bu ayrılıkları hissettirmemek, eserine umumi bir vahdet edası vermek için fasıl başı filân ayırmamış. Amma eserin kendi hep ayrı ayrı. Onun için bu eseri okurken her kısımda ayrı ayrı durmalı. "Acaba ne oldu, ne olacak?" deme, hangi parçadaysan o parçanın içinde düşün: Eserden o zaman memnun kalacaksın.
Sayfa 360 - İsmail Habib Sevük·Kitabı okudu
Peyami Safa külliyatı