Dudakları yaklaştı ve çiçeğe üşüşüp takıla kalan arılar gibi dudak dudağa kaldılar. O anda yürekleri yürek değil, fakat sanki koynunda bal yapan çiçeklerdi.
Garraty merak ediyordu: Nasıl olurdu acaba, gelmiş geçmiş en büyük ve en tozlu kütüphane sessizliğinin içinde, üzerinde sonsuza dek kalacak bir düğün kıyafetiyle öylece yatmak ve mühürlenmiş gözkapaklarının ardında sonu gelmeyen şuursuz rüyalar görmek? Parayı, başarıyı, korkuyu, neşeyi, acıyı, kederi, cinselliği ya da aşkı takmadan. Hem de hiç. Ne bir baban ne bir annen ne de bir sevgilin var. Ölüler yetimdir. Bir güvenin kanat çırpışı düzeyindeki bir sessizlikten başka eşlik edenin yok. Hareketten doğan ıstırap, yoldan aşağı yürümenin o uzun kâbusu sona ermiş. Bedenin rahata, sükûta ve düzene kavuşmuş. Ölümün o mükemmel karanlığına.
Nasıl olurdu acaba? Sahi, nasıl olurdu?
"Yürüyorum, yürüdüm, yürüyeceğim, yürümüş olacağım" diye ağdalı bir sesle okudu McVries. "Latinceye de çevireyim mi?"
Zamanda asılı kaldık, diye içinden geçirdi Garraty.
Ayakları hareket etse de Yürüyüşçüler sabitti aslında.
Saban çekmek katırın hoşuna gitmez. Ama havuç gider. O yüzden gözünün önüne bir havuç asarsın. Havucu olmayan katır tükenir. Havucu olan katırsa uzun süre yorgun kalabilir. Anladın mı?"